Sayfa 2 Toplam 18 Sayfadan BirinciBirinci 123412 ... SonuncuSonuncu
Toplam 171 adet sonuctan sayfa basi 11 ile 20 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Mistik Bilgiler Köşesi

  1. #11
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    38
    Mesajlar
    52,911

    Fatima'nın Son Sırrı

    [COLOR="Blue"]


    Papa II. Jean Paul’ün kendisini aziz ilan ettireceğine inandığı üçüncü sır Katolik dünyasının sonunun yaklaştığını anlatıyor.

    Fransız uzman Laurentin, Vatikan’ın 1917′den beri gizlediği Fatima’nın üçüncü sırrını açıkladı: Katolik dünyasının sonu gelecek. O dönemin Papa’sını askerler öldürecek…

    [COLOR="Black"]Fatima’nın üçüncü sırrı Katolikliğin sonu mu?..[/COLOR]

    1917′de Portekizli üç çoban çocuk, kendilerine Meryem Ana’nın görünerek üç sır verdiğini iddia etti. İlk sır dünya savaşları, ikinci sır ise komünizmin çöküşüydü. Üçüncü sır gizemini halen koruyor.

    Her şey 1917 yılında Portekiz’in Fatima kasabasında başladı. Francisco, Jacinta ve Lucia (solda) adındaki üç çoban çocuk, 13 Ekim 1917 tarihinden itibaren belli aralıklarla, Meryem Ana’yı gördüklerini öne sürerler. Çocukların anlattıklarına göre, Meryem Ana kendilerine üç kehanette bulunur. Vatikan Başbakanı Kardinal Angelo Sodano, 13 Mayıs 2000′de Papa’nın Fatima’nın üçüncü sırrını açıklayacağını duyurur. Fatima’nın birinci sırrı Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nı, ikinci sırsa komünizmin çöküşünü öngörmektedir. Kardinal Joseph Ratzinger, 26 Haziran 2000′de büyük bir gazeteci kitlesi önünde yaptığı açıklamada üçüncü sırrın, Mehmet Ali Ağca’nın 13 Mayıs 1981 tarihinde Papa’ya düzenlediği suikast olduğunu söyler. Ratzinger’in yaptığı açıklama herkesi huzursuz eder. Din adamlarının pek çoğu da yapılan bu açıklamaya inanmaz. Vatikan’ın ‘esorcista’ (şeytan kovan) rahiplerinden Monsignor Corrado Balducci, “Fatima’nın üçüncü sırrını açıklayan belgede, Papa’ya suikasti görmek çok zor” der. Demonolog, Monsignor Balducci “hayal kırıklığına” uğradığını belirtirken, Kardinal Sodano ve Kardinal Ratzinger’in açıklamalarının da birbirini tutmadığını vurgular. Balducci daha da ileri giderek, “Kehanetin diğer bölümlerine ne oldu? Kilisenin doktrinel krizi ve III. Dünya Savaşı ile ilgili kısımlara ne oldu?” sorusunu sorar.

    [COLOR="black"]KATOLİK KİLİSESİ’NİN SONU MU?[/COLOR]
    Fransız Mariolog (Meryem Ana) uzmanı Rene Laurentin, Ağca suikastinin üçüncü sır olmadığını ve bunun ‘Katoluk Kilisesi’nin sonuna ilişkin bir kehanet olduğunu iddia ediyor. Sırrı bilen Kardinal Ottaviani’nin, 1963 yılında Meryem Ana Papalık Akademisi’nde, “Size sadece şunu diyebilirim; Kilise için çok zor günler gelecek, çok dua etmeniz gerekiyor. Umarım dinden çıkanların sayısı çok olmaz” dediği bilinmektedir. Aynı kardinal, 1963 yılında Fatima’nın üçüncü sırrının diplomatik bir dille “Santa Rita” dergisinde yayınlanmasına izin vermiştir. Aynı metin Papa Roncalli (Giovanni XXIII) tarafından ABD Başkanı John Kennedy ve Sovyet lider Nikita Krusçev’e de gönderilmiştir. “Fatima’nın Sırrı” hakkında bir kitap yazan Hellmuth Hoffman’a göre başlangıçta Vatikan Başbakanı Kardinal Sodano’nun ağzından kaçan, belki de bilerek söylediği “dünya trajedisi” sözü gerçek sırrı yansıtmaktadır. Bu nedenle daha önceki Papalar da Fatima’nın 3. sırrını yayınlamaktan kaçınmışlardır. Hoffman bir diğer neden olarak da, Fatima’nın üçüncü sırrının ‘tarihin sonundaki papa’ üzerine olması olasılığını gösterir. Bugün Katolik Kilisesi’nde son sırrın ‘III. Dünya Savaşı ve Katolik Kilisesi’nin sonunu’ içerdiğini düşünenler çoğunluktadır.

    [COLOR="black"]DECCAL DÜNYAYA GELDİ Mİ?[/COLOR]
    Sadece Hıristiyanlar arasında değil, tüm dinlere mensup milyonlarca insan arasında en çok konuşulan ve kafa yorulan konulardan biri de ’sahte mesih’ Deccal!… Papa II. Jean Paul’ün ölümünden sonra Deccal’in vakti yaklaştı mı? Deccal kim, insan kılığında mı? Bir tane mi, birden fazla mı? Günümüze hakim olan bir zihniyet mi?.. Bu gibi sorular, şu günlerde çok sayıda din adamı ve esoterizm uzmanının kafasını yoruyor. Üç büyük kutsal kitabın da içinde yer alan inanışlara göre kıyamet gününden önce Deccal dünyayı hakimiyeti altına alacak. Bu kutsal kitapları yorumlayanlar Deccal’in bir insan, bir ulus ya da bir zihniyet de olabileceği üzerinde duruyorlar. Hazreti Muhammed’in hadislerinde de yer alan ‘yalancı mesih Deccal’in, İsa’dan önce geleceği belirtiliyor. İncil’de, kıyametten önce sahte İsa’ların, sahte peygamberlerin türeyeceği ve büyük iktidar sahibi olup seçilmişleri de hataya sürükleyeceği ifade ediliyor.

    [COLOR="black"]YAHUDİ KANI TAŞIYACAK’[/COLOR]
    Vatikan Kilisesi’ndeki bazı din adamlarına göre Deccal, ‘Katolik Kilisesi’ni kökünden yıkacak bir adam ya da zihniyet’ olabilir. Antisemitist suçlamasına karşı, isminin açıklanmamasını isteyen bir papaz, Hıristiyanlar’ın kutsal kitaplarına dayanarak sahte peygamberin yahudi kanı taşıyacağına inandıklarını belirttikten sonra, “4-5 milyon Yahudi Kökenli Hıristiyan olduğunu unutmayalım” diyor. Daha da ileri giderek İspanyollar’ın üçte birinin de Yahudi kökenli olduğunu vurguluyor. Vatikan’da Katolik Kilisesi’ni reform eden kuvvetlere, ‘Deccal’ gözüyle bakanların sayısı da bir hayli fazla. Bu reformlar kapsamında Papa II. Jean Paul Assisi’de ilk kez dinlerarası bir buluşmayı gerçekleştirmişti. Papa, camiye gidip Kuranı Kerim’i öptüğünde ise muhafazakar bir Papa’nın attığı adımlar kafaları karıştırmıştı. Tüm bu gelişmeler, ‘Kıyamet günü bu dünyadaki kötülüğün en son belirtisi olacak olan Deccal, Vatikan’ı içerden çökertmeye mi başladı?” sorusunu soranların çığ gibi büyümesine yol açtı.
    [/COLOR]


  2. #12
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    38
    Mesajlar
    52,911

    Gizemli Marduk Gezegeni



    [COLOR="Blue"]Sümerler tarafından, Nibiru, yani geçiş gezegeni ismi verilen, Babil astronomları tarafından ise Marduk olarak adlandırılan gezegendir. 2012 yılında dünyaya yakın geçiş yapacağı öne sürülmektedir. Zecharia Sitcin tarafından yapılan araştırmalara konu olmuştur. Dünyadan 4 kat daha büyük olduğu ve güneş çevresindeki turunun 3600 yıllık periyoda sahip olduğu bu araştırmalarda ortaya atılmıştır. Sitchin,Mısır ve Mezopotamya’daki araştırmaları esnasında eski uygarlıkların da bu gezegenden haberdar olduğunu saptamıştır.
    Lakabı “Büyük Efendi, dünyanın ve cennetin efendisi” idi. Gücünün, her zaman fakir insanlara yardım etme ve kötüleri cezalandırmada kullandığı bilgeliğinde saklı olduğuna inanılırdı.
    Mardok olarak okunabilir.bereket tanrısdır ve sembolu mer-doğ (bağ belidir)ileriki tarihlerde bu mazda olarak değişecektir.Bu tanrıya inanalardan biride mardailar yani Mardinlilerdir (Merd-inliler). Daha sonra (r fonetiğinin düşmesi ile) Medlere dönüşmüş olma ihtimali vardır.
    Kimilerine göre Marduk, 36 milyar km. uzaklıkta olup, 3661 yılda bir dönerek dünyaya yakın geçiş yaptığı varsayılan gaz gezegendir. İsmini Babil tanrılarının kralı Marduk’tan alır.
    Sümer yazıtlarında bu gezegene Geçiş Gezegeni anlamına gelen Nibiru denir. Babil astronomları ise ona, güçlü tanrıları Marduk’un adını verdi. Mısır belgelerinde Milyonlarca Yılın Gezegeni diye geçiyor. Gezegenin neden olduğu en büyük felaketin 13.000 yıl önceki Nuh Tufanı olduğu söylenmektedir. Son yörünge geçişini, MÖ 1649′da yapan gök cismi, Thera yanardağının patlamasını da içeren bir dizi doğal âfete neden olmuş, Mısır’dan Çıkış mitlerine esin kaynağı oluşturmuş, yakındoğu başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde siyasi ve sosyal dengeleri altüst etmiştir.

    Maya kozmolojisine göre içinde bulunduğumuz çağın, yani Beşinci Güneş’in bitiş tarihi olan 2012 yılının baş kahramanı yine bu gizemli gök cismidir. Mayaların takvimine göre Marduk’un dünyaya yaklaşma tarihi kesin. Binlerce yıl önce Meksika’da Mısır piramitlerine benzeyen dev anıtlar inşa edebilen Maya kavminin bu takvimi nasıl bir bilgiyle hazırladığı tam olarak bilinmiyor. Aynı tarihlerdeki Sümer, Akat ve Babil belgelerinde de aynı dev gezegenden ya da gök cisminden sembolik olarak söz ediliyor. Hititler ve Asurlar Marduk’u kil tabletlere resmetmişlerdir. Bu tabletler şu anda İstanbul’daki müzelerdedir.

    Bilim çevreleri tarafından son yıllarda Güneş Sistemindeki 10. gezegen olduğu belirlenmiş ve belirli aralıklarla Dünya’ya çok yaklaştığı tespit edilmiştir.[kaynak belirtilmeli] Sümerler tarafından Nibiru olarak adlandırılan gezegenin, bugüne kadar sadece 1983 yılında IRAS kızılötesi teleskopu sayesinde görülebildiği iddia edilmektedir.
    Babil Yıldız gözlemcilerinin Raporları’ astronomi kaydında, Marduk’un göklerde izlediği yola ilişkin başka ipuçları veren kısa bir paragrafa göz atalım:

    Marduk, ortaya çıktığı anda

    Umunpauddu’dur

    İki saat (?) yükseldiğinde Sagmigar olur

    Meridyen geçişini yaparken de

    Nibiru’dur

    Burada, Marduk olarak adlandırılan gök cisminin göklerde izlediği yol tarif ediliyor ve farklı konumlarının koordinatlarına eski Sümer diline ait farklı adlar veriliyor. Günümüz Yakındoğu tarihçileri ve bazı Asurbilim uzmanları, bu ifadeleri fazla dikkate bile almadan ’sıradan kayıtlar’ olarak görüp rafa kaldırmış durumdalar. Çünkü onlara göre, Marduk bilinmeyen bir gök cismi değil, Jüpiter gezegenine Babil’de verilen ad.
    [/COLOR]
    Konu netgammon tarafından (03.11.2009 Saat 14:47 ) değiştirilmiştir.


  3. #13
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    38
    Mesajlar
    52,911

    Kıbrıs Harekatında Yaşanmış Esrarengiz Olay



    [COLOR="Blue"]Yaşanmış bir olay:

    1974′teki Kıbrıs çıkarmasına katılan bir asker anlatıyor:

    “Çok şiddetli bir taarruz vardı. Mermiler kulağımızın dibinden geçiyordu. Siperde daha önce hiç görmediğim bir asker yanıma yaklaştı. Belli ki bizim birlikten değildi. Bir zarf çıkardı ve:
    -”Memlekete dönünce bu zarfı, üzerindeki adrese bırakır mısın?”
    -”İkimiz de döneriz inşallah” dedim.

    Israrla kendisinin dönemeyeceğini, benim ise memleketime ve aileme kavuşacağımı söylüyordu. Biraz isteksiz de olsa zarfı aldım. Ancak o çatışma sırasında birbirimizi kaybettik. Taarruz bitip memlekete döndüğümden bir-iki yıl sonra eski eşyaları karıştırırken o zarfı buldum. Unuttuğum görevi, geç te olsa yerine getirmek için İstanbul’a gittim. Üzerindeki adres, Aksaray’da eski bir eve götürdü beni. Kapıyı yaşlı bir amca açtı.

    -”Merhaba amca. Ben Kıbrıs’ta savaşan oğlunuzdan bir mektup getirdim. Belki kendisi de gelmiştir.”
    -”Bizim Kıbrıs’ta savaşan bir oğlumuz yoktu”

    Beni içeri davet ettiler. Eşi, bir fotoğraf albümü ile geldi. Fotoğrafları gösterip:

    -”Sana zarfı bu genç mi verdi?”
    -”Evet. Çok iyi hatırlıyorum. Buydu.” ve işte o an beni şok eden ve hala aklımı başımdan alan şu cevabı verdi:

    -”Bu çocuk benim oğlumdu. Fakat onu 15 sene önce Kore harbinde şehit verdik…”[/COLOR]


  4. #14
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    38
    Mesajlar
    52,911

    Kutsal Ahit Sandığı

    [COLOR="Blue"]
    [COLOR="Black"]Zaman:[/COLOR] İÖ 13. yüzyıl?
    [COLOR="black"]Mekân:[/COLOR] İsrail

    Ve vaki olurdu ki, sandık göç ettiği zaman Musa derdi: Kalk, ya Rab ve düşmanların dağılsınlar ve senden nefret edenler senin önünden kaçsınlar. Ve konduğu zaman derdi; Ya Rab, İsrail’in on binlerce binlerine dön. SAYILAR 10: 35-36

    Eski İsrail tarihçelerinde Kutsal Ahit Sandığı, pek çok rolü üstlenmiş muamma bir olgudur. İsrailoğulları Mısır’dan çıktıktan hemen sonra çölde yapılan Kutsal Ahit Sandığı, Tanrı’nın Sina Dağı’nda Musa’ya verdiği Ahit Levhaları’nın taşındığı kutuydu. Levhalar ve onların içinde bulunduğu sandık böylece Tanrı ile İsrailoğulları arasındaki ahdin tanıklığıydı. Tanrı’nın kesin buyruğu üzerine (Çıkış 25: 10) sandık akasya ağacından yapılmıştı, uzunluğu iki buçuk, eni bir buçuk ve yüksekliği de bir buçuk arşındı, içi ve dışı saf altınla kaplıydı ve üzerinde altın pervaz vardı.

    Altın kapağının üstünde kanatlarıyla sandığı koruyan iki çocuk melek vardı. Sandığın kenarındaki halkalara, akasya ağacından, altın kaplama sırıklar takılır ve sandık bu sırıklarla taşınırdı. Kollar sandığın halkalarında takılı kalır, ondan ayrılmaz ve Tanrı’nın verdiği şehadet sandığın içinde saklanırdı. Sandık gidilen her yere taşınacak ve kamp kurulduğu zaman tam orta yerde bulunan, halis altın iplikle dokunmuş ve “Kefaret Örtüsü” de denilen bir örtünün altında korunacaktı.

    Çıkış 25: 22′de Tanrı Musa’ya şöyle der: “Ve seninle orada buluşacağım ve seninle Kefaret Örtüsü Üzerinden, Kutsal Ahit Sandığı üstündeki melekler arasından söyleşeceğim.” Bu nedenle sandık kimi zaman Tanrı’nın ayak taburesi ve kimi zaman da Merhamet İskemlesi olarak görülür.

    İsrailoğulları’nı Kenan ülkesine götüren ve oraya vardıktan sonra Eriha’nın düşüşünde aracı olan sandıktı. Sandık kendi başına da savaşabilirdi ve bir keresinde Ebenezer Savaşı’nda Filistinliler tarafından ele geçirildiğinde sahte bir putu parçalamıştı. Hatta kendisine izin verilmeden dokunan bir İsrailoğlu’nu bile öldürmüştü.

    Kutsal Ahit Sandığı daha sonra Kral Davud tarafından Kudüs’e getirildi ve daha sonra Süleyman tarafından yeni tapınağının en kutsal yerine yerleştirildi. Sandık milletin en değerli ve önemli malı ve atalarının Tanrı ile girdiği özel ahit ilişkisinin güçlü bir hatırlatıcısıydı.



    (Solda) Kutsal Ahit Sandığı, geleneksel olarak savaşlarda taşınırdı. Jean Fouquet’nin (1425-80) bu tablosunda sandık, Eriha çevresinde dolaştırılarak İsrailliler’in kenti ele geçirmelerine yardımcı oluyor. (Sağda) Suriye’de Dura-Europos’ta 3. yüzyıldan kalma sinagogdan bir freskte Filistinliler sandığı gönderiyorlar.



    Sandığın tekerlekli bir araba üzerindeki klasik görünümü: Celile’de Kafernaum’daki sinagogda 4. yüzyıldan kalma bir röliyef. Sandık burada kaplama kapılı, kenarları sütunlu bir Bizans tapınağı olarak betimlenmiş.

    [COLOR="black"]SANDIĞIN AKIBETİ[/COLOR]

    Ancak bu, Kutsal Ahit Sandığı’nı saran mistikliğin yalnızca başlangıcıdır. Zaman boyunca farklı kültürel geçmişten insanların hayallerine hâkim olan Sandık efsanesi âdeta canlı bir durum almıştır.

    Çok kimse sandığın Babilliler’in Kudüs’ü İÖ 587/6′da ele geçirip yıktıkları zaman yok edildiğine inanır. Ancak daha sonraki yıllarda Hahamlar, sandığın kaderi hakkında farklı görüşleri benimsemişlerdir. Peygamber Yeremya’nın sandığı Nebo Dağı’na sakladığına, Kral Yeşua’nın (İÖ 639-609) Tapınak Dağı’nın bir mağarasına gizlediğine, Kral Yehoaş’ın Babil’e sürgüne giderken yanında götürdüğüne inanılır. En garip inanç da sandığın sunak ateşi için odunların depolandığı odun sundurmasının altına saklanmış olduğudur.



    (Solda) Roma’da Titus Kemeri’nden röliyef. Muzaffer Roma askerleri 70 yılında Kudüs’ü yağmaladıktan sonra tapınak eşyalarını götürüyorlar. Son zamanlardaki bir kurama göre sandık, Romalılar tapınağı yakmadan önce Lût Gölü kıyısındaki Kumran’a kaçırılmıştır. (Sağda) İÖ 9.-8. yüzyıldan kalma küçük bir fildişi panoda bir sfenks. Belki de sandığı koruyan melekler buna benziyorlardı.

    Diğer başka garip inanışlar da vardır. Diğer pek çok şeyin yanı sıra sandığın Tapınak Dağı’na döneceği ve Mesih Çağı’nı kabul için yapılacak yeni bir tapınağın en kutsal yerine yerleştirileceğine inanılmaktadır. Eski Arap vakanüvisleri sandığın Arabistan’da güvenli bir yere götürüldüğünü yazarlar. Tapınak Şövalyeleri, Haçlı Seferi sırasında Kudüs’ü ele geçirdiklerinde sandığı aramışlar ama bulamamışlardır. Yine sandığın Vatikan mahzenlerinde saklandığı iddia edilmiştir.

    Bazıları onun Mısır Firavunu Şişak (Şoşenk olarak da bilinir, İÖ 945-924) Kenan ülkesine girdiğinde götürüldüğünü düşünürler. Yakın zamanlarda ileri sürülen bir kurama göre Romalılar 70 yılında ikinci tapınağı yaktıklarında sandık yeraltı tünellerinden otuz kilometre ötedeki Kumran civarına taşınmıştır ve hâlâ orada gömülüdür.

    Bir başka efsaneye göre sandık, tapınağa yerleştirildikten hemen sonra çalınmış ve Kral Süleyman ile Seba Kraliçesi’nin oğlu Menelek tarafından Habeşistan’a götürülmüştür. Habeşistan’daki Falaşalar, sandığa Habeşistan’a götürülürken eşlik eden Yahudiler’in soyundan geldiklerini iddia etmektedirler.

    Habeş hükümdarının geleneksel unvanlarından biri de “Yahuda Aslanı”ydı ve eski Habeş kraliyet ailesi Davud ile Süleyman’ın soyundan geldiklerini iddia ederlerdi. Habeş Kilisesi yüzyıllardır sandığın kendi aralarında saklı olduğunu söylemiştir.

    Kutsal Ahit Sandığı efsanelerinin esrarı ne olursa olsun, özgün sandığın Musa’nın zamanından günümüze kadar 3000 yıldır kalmış olması mümkün değildir. Büyük bir olasılıkla sandık, Babilliler İÖ 587 yılında Kudüs’ü ele geçirip Süleyman tapınağını yerle bir ettikleri zaman imha edilmiştir.
    [/COLOR]


  5. #15
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    38
    Mesajlar
    52,911

    Mağara Resimleri ve Mistik Gücü

    [COLOR="Blue"]


    İnsanoğlu, yazmadan önce çizmeye ve boyamaya başlamıştır. Mağaralarda ve dıştaki kaya yüzeyleri üzerinde bulunan boyalı resimler ve çizgiler, insanın binlerce yıl önce fikirlerini nasıl ifade ettiğini bize oldukça iyi gösteriyor ama nasıl konuştuğu hakkında bilgi vermiyor. Bilinen bir şey varsa, Tarihöncesi resimlerin, bugünkü anlamda -yalnız kendi resimsel gerçeklerini anlatan- resimler olmadıklarıdır. Bu resimler mağara duvarlarını süslemekten öte amaçlara yönelmişlerdir. Hayatın doğaya ve doğadaki yaratıklara karşı çetin bir savaş anlamını taşıdığı çağlarda bu resimler o savaşın bir parçası ve insana olağanüstü büyüsel güç sağladığına inanılan birer araçtılar. Bunlar doğaya ve hayvanlara egemen olmanın birer sembolü, avın şanslı geçmesini sağlayan birer tılsımdırlar.
    Tabii olanakları sayesinde korunup günümüze gelebilmiş olmaları, bunları yapan sanatçıların hiç de böyle bir istek taşıdıklarını belirlemez. Çünkü bu sanatçılar, güçlü bir gözlem ve doğa duyarlılığının sonucu olan bu eserleri ancak belli bir büyüsel fonksiyon süreci için yapıyorlar. Sonra birinin üzerine bir başkanını daha yapıveriyorlardı.
    Örnek olarak Kont n bulmuş olduğu Trois Freres Mağarasını, ünlü hayvan resimlerinin ve hakkında geniş incelemeler yapılmış olan maskeli “Büyücü”nün bulunduğu mağarayı ele alalım. Bu karanlık mağaradaki yaban sığırlarının büyük bir ustalıkla çizildiğini, sığırların üstünde geyik biçimine girerek oturan büyücünün çok çarpıcı bir görünüşü olduğunu kimse yadsıyamaz. Ama keskin bir hayvan gözlemciliğine dayanan bu resimlerin yanı sıra öyle değersiz mağara resimleri de vardır ki, ne eskilikleri ne de her ilkel şeyi beğenme eğilimi, bunların başarısızlığını gizleyemez. Bu noktayı belirtmek zorundayız. Çünkü bir takım tarihçiler bütün ilkel topluluklarda insan-üstü bir “dehâ”, uygar insanın yitirmiş olduğunu ileri sürdükleri bir “dehâ” olduğuna inanıyorlar. Gerçek şu ki, orta taş çağı insanları çok üstün yapıtların yanı sıra, sıradan bir takım örnekler de vermişlerdir.

    Üstün bir gözlemci olan Leo Frobenius şöyle diyor:
    “Kont Bégouen, N. Casteret ile birlikte HauteGaronne’a, Montespan’a yakın bir mağara buldu. Bu mağaradaki geçitlerden birinin ortasında kilden yapılmış bir hayvan figürü gördü. Kabaca yapılmış, ayrıntılara dikkat edilmemiş bir figürdü bu, ama ön ayaklarını gererek çömelmiş bir hayvan olduğu belliydi. Bu hayvanın bir özelliği de kafasının kopuk oluşuydu. Tümüyle çocukların yaptıkları kardan adam gibi kaba bir işti. Ana işin kaba oluşu kafanın neden kopmuş olduğunu açıklamıyordu… Figür bütün genel çizgileri, bacak yapısı, yuvarlak, güçlü butlarıyla bir ayıyı andırıyordu. Gerçekten de, hayvanın ön ayakları arasında bir ayının kafatası bulundu.”
    Hayvan derisinin gerildiği bu kil parçalar insanlık tarihinin ilk plastik örnekleri olmalı. Bunların bugün sanat dediğimiz şeyle pek az ilintisi vardır; Hayvanları yatıştırmaktan başka bir amacı yoktu bunları yapmanın. Yani bir imgenin yardımıyla gerçeklik üzerinde bir üstünlük sağlamaya çalışıyordu. Ama insan böyle bir amaçla hayvanların benzerlerini yapmaya başladı mı, her üretim gibi bu da bir inceleme sürecinden geçip gelişecekti. Büyücülüğün gereği olarak hayvanla onu yansıtan örnek arasında elden geldiğince bir benzerlik, bir özdeşlik sağlamak çok önemliydi… Bu özdeşlik önce av hayvanlarının derileriyle sağlanıyordu, ama hayvanların benzerleri asıl hayvanın derisi ve başı kullanılmadan yapılmaya başlanınca, elde edilebilecek en büyük benzerlik büyünün gereklerinden biri oldu. Hayvanın derisinin ve başının yerini kanının aldığını ileri sürebiliriz. İlkel insan kendi büyü anlayışına göre, bütün yerine bir parça yasasını, yani hayvanın bir parçasını elde etmekle o hayvan üzerinde üstünlük kuracağı düşüncesini benimsemekle kalmıyor, kanı ayrıca hayatın gerçek özü sayıyordu.
    Kan ve benzerlik yüzünden, resimlerle yansıttıkları canlı örnek arasında bir özdeşlik sağlanmış oluyordu; ayrıca av hayvanının neresinden vurulacağını belirten bir mızrak resmi de yapıldı mı, hayvanın kurtulamayacağına ve avın başarılı olacağına gerçekten inanılıyordu.
    Resimlerle hayvanlar arasındaki benzerlik büyüsel bir zorunluluktu. Taş çağı avcısı, avını büyük bir dikkatle gözlemlediği için benzerlik derecesini ölçebilirdi.
    Hayvanla resim arasında benzerlik ne kadar çok ise resmin o ölçüde etkin olacağına inanırdı. Bu bakımdan, araçların yapılında olduğu gibi birtakım örnek kalıpların ortaya çıktığını düşünebiliriz; mağarada çalışan sanatçı üstelik tam bir özgürlük içinde çalışmıyor, kendisinden en işe yarayacak biçimleri kullanması, yani hayvana en çok benzeyen resimleri yapması bekleniyordu. Üslûp dediğimiz şey de, eninde sonunda, benimsenmiş, alışılmış kalıpların kullanılmasından başka bir şey değildi.
    Bütün bunların sanatla pek az ilgisi olduğu söylenebilir ama gerçekte, sanatı çeşitli biçimlerde etkileyen bu inanışlardır. Birçok sanat yapıtının amacı bu garip törenlerin bir parçası olmaktır ve bu durumda önemli olan ey, söz konusu heykel yada resmin bizim standartlarımıza göre güzelliği değil, “yarattığı etki” yani istenen büyüsel etkiyi sağlayıp sağlamadığıdır. Sanatçılar ayrıca, bu yapıtları, her biçimin, her rengin ne anlama geldiğini bilen kendi kabile halkı için yaparlar. Sanatçılardan beklenen şey bunları değiştirmeleri değil, sadece tüm bilgi ve becerilerini çalışmalarına uygulamalarıdır.
    [/COLOR]


  6. #16
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    38
    Mesajlar
    52,911

    Maji-1

    [COLOR="Blue"]


    [COLOR="Black"]Maji nedir?[/COLOR]

    İnsanlığın en eski öğretisi, hatta dinlerin ve inançların kökeni Majidir. Maji sanatı ve onun çocuğu olan büyü, her çağda varolan ve etkinliğini sürdüren bir olaydır. Anlatılara göre Maji ve büyü günümüzde de politikayı etkileyecek kadar yaygındır. Öyleyse, nedir bu Maji? Nasıl öğrenilir? Büyü gerçek midir? Ortada gezenler, gerçekten büyücü müdürler?

    Kelime anlamında Maji´nin Türkçe karşılığı yoktur; en yakın yaklaşım sihir olarak belki düşünülebilir; büyü sözcüğü ise genelde Maji´nin karşılığı sanılır ama sadece sözlük karşılığıdır. Demek ki, Maji´ye Türkçe karşılık bulamıyoruz ama kavram olarak açıklayabilir ve anlamlandırabiliriz. Maji sözcüğü, Grekçe´dir; Magein; Megas büyük bilim anlamındadır veya en büyük veya ana bilim demektir. Maji Paleolitik çağlardan beri vardır, Fransa´da Aurigignac´da, Güney Afrika´da Buşmenler´de Majikal ayinlerin izleri bulunmuştur. Atlantis, Mu inançları dışında, bilinen tarihte Eski Mısır´da Maji çok geniş biçimde kullanılmıştır. Özellikle de Mısır Panteonu´daki tanrılara çok dikkat etmek gerekir; tümü belli majikal güçleri simgelemektedirler. Yine tüm Mezopotamya uygarlıklarında, Aztek, Maya ve İnkalar´da Majikal yaptırımlar çok geniş ve çeşitlidir. Majinin gücünden korkan ve insanın yeterince bilgilenmesini istemeyen Hristiyan Kilisesi, MS 364 Laodicea Konsülü´nde Maji´yi, matematiği ve Astroloji´yi yasaklamıştı. 525´de Oxia´da, 721´de Roma´da alınan kararlarla Maji Sanatı´nı bilmek ve kullanmak hakkı sadece belli bir rahip sınıfına verildi. Ama sonra, bu hak yanlış yola sapacak ve insanları yakan sapık bir inancın yani engizisyonun temeli olacaktır. Budizm´in tüm kolları majikal deneylerle doludur, Zen Budizm insanın sıradanlığını, kontr tepki olarak ele alır; Yoga her türünde Majikal terbiye enerji birikimini düzenler; Akapünktür bedendeki sağlıklı enerji akımını öğretir; şamanlar geçmişin en güçlü Majisyenleriydiler; Heraklit, Platon, Demosten, Pliny, Pisagor, Agrippina, Marcus Aurelius, Jül Sezar, Bruno, Paracelsus, Nostradamus, Lüther, Calvin, İ bni Sina, İ bni Rüşd, İbni Hud, Cübeyr, İbni Semah, Muhiddin Arabi, Mevlana Rumi, Hallac, Yunus Emre, Casanova, Don Juan, Meyer, Pascal ve daha sayısız isim Majisyen olarak tanımlanabilirler. Onların yaşamlarını okumak okuyucuya daha iyi bilgi verecektir.

    [COLOR="Black"]Maji´nin temelinde sır var… [/COLOR]

    Majikal Gizem veya Güç, akıllı varlıklar arasında farklı boyutlarda, psiko-fizyolojik olarak bir ilişkinin sağlanması demektir, ilişkinin amacı karşılıklıdır. Maddenin açıklanamayan bir boyutunu varsayarak, normal sınırların dışında algılanması gereken bir yer olarak düşünün ama bu algı nasıl elde edilecektir? Bunun için operatif bir çalışma bilinci ve bilinçdışı uygulamalar gerekir. Fakat herşeyden önce Maji´nin temel sözcüğünü anlamamız ve öğrenmemiz gerekir; bunun adı ise “sır” dır, “sır” ön anlamda, bilginin, öğrenilenin kasıtlı olarak tahdit edilmesi, kısıtlanması ve de bir sistem ve özel bir ekip içinde olabildiğince saf ve doğal halinde korunmasıdır. Biraz daha iyi anlamaya çalışalım; saflık oluşumun ilk koşullarının aynen kalması demektir; yani bir bebek ruhunun ilk anı gibi veya suyun doğadaki saflığı gibi düşünülmelidir. Saflık çok önemlidir ve “sır”ın da giriş kapısıdır, Maji gezegenine buradan gidilebilir ama saflık veya tek bir amaca nötr olarak egemen olmak bu yolu açacaktır; işte büyük mistiklerin, ustaların ve büyücülerin geçtikleri yol budur. Saflık için, temel disiplin Maji öğretisine sadık kalmak ve asla manevi öğretilere bağlanmamaktır ama onların da tam olarak bilinmesi elzemdir.

    [COLOR="black"]Yaşamanın ve hissetmenin gerekliliği… [/COLOR]

    Dozu ne olursa olsun, Maji etkisi Kozmos´un partikül enerjisinin bir türü, bir frekansı, bir titreşimidir, Maji´de KAT adı verilen bilinç alanlarında bu enerjiyle buluşulduğu takdirde iş sadece kullanmaya kalır, bu da öğretinin sonucuyla mümkün olacaktır. Eğer diğer bilinçli şuurlarla söz konusu bilinç alanında imajinatif olarak buluşulursa çeşitli etkiler yapılabilir, buradan da büyü etkisi anlaşılabilir. Ama eğer inançlardan ve manevi temayüllerden etkilenilmişse, cennetler, cehennemler, araflar, spatyomlar (Ruhlar Alemi) imaj olarak oluşacak ve gerçekleşecektir. Öyleyse, Maji Gücü´nün düzeyini yani bilinç alanındaki varlığını tam olarak tanıyabilir ve hissedebilirsek, diğer bilinçli şuur veya varlıkları o alanın içinde sınıflandırmamız mümkün olabilir; bu tanımlama dünyasal değerlendirmeden çok farklıdır. İşte burada, hangi yoldan giderseniz gidin, eğer objektif kalabildiyseniz ana temayı buldunuz demektir. Maji enerjisini algılamanın ötesinde, yönlendirme aşamasına ulaştığınızda Majikal etkiyi madde dünyasında psikolojik veya fizyolojik olarak kullanabilirsiniz. Bunu yapmak için çok çalışma yani antreman gerekir; KAT´ın yani imajine edilen bilinç alanının çok sık ziyaret edilmesi önemlidir asla birkaç deney veya kitap okumayla, kulakdan dolma bilgilerle bir sonuca ulaşılamaz aksine daha aptalcası zanlar başlar; kişi birşeyler yaptığını yani enerjiyi kullandığını sanır ve eninde sonunda saçmalar. Majikal yalan çok çabuk ortaya çıkar ve bazen de gerçek Majisyenler tarafından cezalandırılır. Özetle büyük güç ve deneylere sıradan laflarla ulaşılamaz, gezip görmeden, bizzat yaşamadan, hissetmeden Güney Kutbu anlaşılamaz ve tanımlanamaz. Bilinç kendi realitesi oranında yaşayarak öğrenmelidir; ama önce yetenek ve çalışma olmalıdır.

    [COLOR="black"]Majinin dramatik kişilikleri…[/COLOR]

    Biraz daha zorlayalım ve ilerlemeye çalışalım; geçmişin büyük Maji Ustaları, Maji Gücü´nü tanımlamak için simgesel dramatik kişilendirmeler yapmışlardır. Hatta bunun için, geçmişteki dünyadışı ilişkilerin izleri, uzak bilinmeyen geçmişin efsanevi kişiliklerini kullanan Maji Ustaları vardır. Türev ve etki yönlerinden tanrılar, tanrıçalar, azizler, mitolojik kahramanlar, şeytani ve ruhsal kişilikler gerçekte Maji alanında gücün çeşitli etkilerini simgelerler. Sümer Tanrısı Pazuzu´nun negatif etkiyi, Artemis´in doğanın enerjisini, Afrodit´in aşk etkisini, Ra´nın güneş enerjisini simgelemeleri birer örnektir; Maji Gücü´nü şekillendirmek, yoğurmak Majisyenin kişiliğine, temayülüne, amacına bağlıdır ama eğer Majisyen nötr olma düzeyine erişmişse etki çok daha fazla olacaktır. Dramatik enerji kişilendirmelerinin yani simgelerin doğaları, etkileri sınırlıdır; mitolojik bir tanrının veya tanrıçanın çaresiz kalması gibi veya bir azizin… Ve bu güç kişilikleri yani güç türleri birbirlerini olabildiğince etkilememeye çalışırlar ama çok gelişmiş ve usta bir yönetici güç, tümünü kontrol edebilme ve karıştırma düzeyinde olabilir. Örneğin, Zeus, Zülkarneyn, Rama, Tao veya Hızır simgeleri veya adı bilinmeyen büyük maji ustaları gibi…

    [COLOR="black"]Ruhsal değerin aynası…[/COLOR]

    Peki, Maji Gücü ile ilişki kurmak için gereken sistem nedir, nasıl elde edilir? Bunun için özel bir dil gerekir; bunu bir bilgisayar diline benzetebiliriz yani bir yazılım dili olmalıdır. Maji´de bu dile Simgeler Dili denir ama bu dil farklıdır; alfabemizi, trafik işaretlerini, sayılarımızı düşünün veya para sistemimizi; bunlar dünyasal bilincimizin tanımlama değerleridir; bize çevreyi tanımamız ve algılamamız için yol gösterirler. Majikal dil öğreniminin temelinde istisnasız tüm mistik öğreti bilgilerinin algılanması, kavranması ve takılmadan geçilmesi olmalıdır. Merak, öğrenme ve uygalama çıkardan ve iktidardan önce gelmelidir, arzulara Güç sayesinde zaten ulaşılacaktır. Maji´nin dili önce düşüncede öğrenilecektir ya da Krisnhamurti´nin dediği gibi akıl düzeyinde anlaşılamaz, yolun başlangıcı ise imajinasyon ve konsantrasyon deneyleridir ve tabii gerçek bir ustanın öğretisiyle yola çıkılmalıdır ama sonra kendi kanatlarınızla uçmak kaydıyla… Majikal etkinin çapı ve alanı, kişinin ruhsal değerini gösterir; her ulaşılan bilinç alanı ve kazanılan değer, KAT alanlarında kullanacağınız seyahat çekleri gibidir, her kazanılan güc düzeyi kişinin evrensel düzeyidir ama yerinde ve gerektiği dozda kullanılmalıdır. Nasıl mı? Maji, adına ritüel denen bir özel seremoniye yani olaya dayanır; ritüel determinizmaya yani neden/sonuç ilişkisine bağımlıdır; işte Maji´nin çıkış ve uygulama noktası tam buradadır. O zaman sistemi gözden geçirebiliriz;

    1. Önce Semboller Dili öğrenilir ve kullanılır;

    2. Ritüelin kendisi ve nedeni bilinir;

    3. Gereken Majikal Güç sağlanır ve tanışılır;

    4. Öğretiler aracılığı ile Kozmolojik sistem algısı geliştirilir;

    5. Bilinç sürekli koşullandırılır;

    6. Duyular sürekli geliştirilip, hissediş arttırılır;

    7. Amacın pozitif veya negatif olduğu kavranır;

    8. Arada bir farkın bulunmadığı düzeyi amaçlanır;
    [/COLOR]


  7. #17
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    38
    Mesajlar
    52,911

    Maji-2

    [COLOR="Blue"]


    [COLOR="black"]Maji´de hazıra konulmaz…[/COLOR]

    Bu dizi ilk bakışta. birşey ifade etmez gibidir; hala ne yapılacağı belirsizdir; ortada sadece bir mühendisin anlayabildiği karmaşık bir makine vardır; mühendis olmayan birinin, karşısına ise anlaşılmaz bir sistem çıkar. Temel merak, gücün nasıl sağlanacağıdır aslında bu metod veya yöntem, dinsel dualardan, Ruhçular´ın spiritüel çalışmalarından, ruhsal şifa deneylerinden, sanat olaylarındaki ilhamdan veya yaratıcı çalışmalardan, büyü uygulamalarından, meditasyon veya benzeri bilinç eğitim öğretilerinden farklı değildir; zaten bunlar kısıtlı bilinç alanları oluşturmak için yapılan uygulamalardan başka birşey değildirler. Bir lamanın, hoca efendinin, rahibin, dua, meditasyon veya zikr yoluyla yaptığı şey sistematik olarak kısıtlı bir majikal ritüeldir; yani Majikal Güç´le buluşma çabasıdır; lama, guru, rahip veya hoca bunu bir oranda başarır veya başaramaz ama genelde saflık düzeyine ulaşamamış olduğundan başardığını sanır; çevresinde bulunan hazırcı tembeller ise, onun herşeyine inanmaya hazır olduklarından bilinçüstü imajinasyonlara değil, madde dünyasında inandıkları ve nazır bekledikleri hayallere kapılarak zanlara düşerler; gerçek Maji´de hazırcılık yoktur; öğreten de, öğrenen de uygulayıcıdır…

    [COLOR="Black"]Maji ve İslamiyet[/COLOR]

    Herkesin yapabileceği dua yöntemi, ki bunun dili önemlidir ama çelişkili görünen iki tarz vardır; ya duanın orjinal dili kullanılmalıdır yani temel ses titreşimleri sağlanmalıdır ama bu imkansız denecek kadar zordur çünkü duaların orjinal sesleri kulaktan öğrenilemez ancak temel öğretmenden öğrenilebilinir. Ya da, düşünce yoluyla dua edilebilir, bu da imajinasyondur. Bu farklı iki yöntem aynı noktada buluşabilir ama kolay olmaz. Duanın majikal anlamı, Majikal Güç´ün Tanrısal simgeyle elde edilebilmesidir; dünyasal amaçlarla oluşan istek, kazanılacak güçle daha gerçekçi olabilecektir; eğer günahtan söz edersek, ruhsal huzur ve doğru bir vicdani hesaplaşmadan doğacak olan affedilme yakarısı, Majikal Güç´le Tanrısal simge altında buluşabildiğinde, bilince nüfuz edecek ve rahatlatacaktır. İlk bakışta, klasik inançlarla çelişen bir durum ortaya çıkar gibidir ama bu böyle değildir; din genel olarak sosyolojik düzeyde kabul edilmiş en yüksek inançtır; Örneğin İslamiyet, matematiksel olarak ruhsal ilişkilere karşı tavır alır gibi görünür; eş düzeyde büyüyü de yasaklar ama öte yanda İslamiyet´in temelinde ve kalıcılığında Majikal Güç ana fikirdir. İslamiyet´de inanca destek olan, itikadi güçlendirecek tüm unsurlar majikaldir. Bunlar din bilgeleri ve otoriteleri tarafından perde ardında reddedilmez aksine savunulur ama perde ardında sıradan halka yer yoktur; majikal alan dinsel otorite için özerktir ve genelleştirilmemelidir. Aslında tüm dinler gibi, İslamiyet´de doğaüstü güçleri kabul eder zaten dinin ana fikri Ruhlar Alemi´nin yani bir KAT´ın dinsel olarak savunulması ve tanımlanmasıdır. İslam´ın büyüye ve büyücülere yani Majisyenliğin bir türüne karşı çıkması ortaya çıktığı dönemin politik ve sosyal gereğidir; bir peygamberi yıpratabilecek tek otorite o dönemde egemen olan, Arap Yarımadası´ndaki büyücüler ve kahinlerdiler.

    [COLOR="black"]Majisyen peygamberler…[/COLOR]

    Hz Musa´nın firavunun büyücülerine karşı büyü yapması (Kuran/Ta-Ha Suresi) iyi bir örnektir yani bir Majikal Güç kullanmıştır, aynı surenin 61. Ayeti´nde “Tahyil” sözcüğü ile, hipnotik etki vurgulanır. Bakara Suresi´de ise (102.Ayet), Maji ile ilgili ciddi bir uyarı görülür; “İnsanlar canlarına karşılık elde ettikleri bu bilginin ne kötü birşey olduğunu bir bilselerdi…” Bu ciddi bir uyarıdır ve aynı zamanda da Maji´nin anayasa maddelerinden birini ima etmektedir; gücü kullanmanın bir faturası vardır ama nasıl? Buna daha sonra geleceğiz; Hz. Süleyman Kutsal Kitap tanımıyla tam bir Majisyendir, ruhları, cinleri tüm Maji enerji alanlarını kullanır ama dinsiz olarak tanımlanmaz; Gazali için tüm Maji güçleri kesindir, bunları vurgular ama dilimize çevrilen kitaplarında ilgili bölümlerin çıkartıldıkları görülür; işte bu Maji´nin altın yasasıdır, herkese herşey verilemez; Nostradamus bunu; “İncilerinizi domuzlara atmayın…” diye tanımlar. Doğrudur çünkü geçmişteki ve günümüzdeki şarlatan büyücü, falcı, şifacı, hipnozcu bozmalarının tümü bu tarifin içinde yer alırlar. İslami Maji tanımlaması için Gazali bir çalışmasında “Bir şeyi istediğin zaman, onu zihninde tasavvur et, o gerçekleşecektir…” der. Bu yaklaşım Maji´nin yukarda anlatılan yasalarından biridir ´Gazali / Mafatih”.

    [COLOR="black"]Endülüs İslam Gizemciliği; [/COLOR]

    Katı bir müslüman olan İbni Haldun, velilik düzeyinde doğaüstü güçlerin kullanılabildiğini belirtirken; İbni Sina´nın Magrip´te bir mağarada, uzun yıllar majikal çalışmalar yaptığı anlatılır. Majikal düşüncenin en önemli İslami ismi olan Muhiddin Arabi ise, “Fütühatı Mekkiye” adlı eserinde açık açık KAT´ları yani bilinç alanları anlatır. Hatta Miraç´ı bu tarzda tanımlar. Endülüs İslam Gizemciliği, majikal kültürün ve hatta mimarinin mükemmel göstergesidir ve kurallara uygun olarak uygulanmıştır; bir tür masonik içerik taşıyan “İhvanı Sefa” örgütü gizli bir maji grubudur. Ama elbette ki, “İhvanı Sefa”nın günümüz masonlarıyla hiçbir ilgisi yoktur hatta çok farklı ve çok üst düzeyde olduğu görülür. Kısacası örnek din olarak kullanılan İ slamiyet, Maji Sanatı´nı kurallara uygun olarak ehil ellere bırakılmasını uygun görmüş, avama yani kitlelere yasaklamıştır. Bu yaklaşım, aynı zamanda da kitlelerin şarlatanlar tarafından istismar edilmesini engellemek içindir çünkü Majikal Bilgi ancak yüksek bilinç alanlarında yararlı ve etkindir.

    [COLOR="black"]İnsanın üstünlüğü ama nasıl?[/COLOR]

    Bir başka platforma geçelim; Wilhelm Reich´a; Reich;”Herşeyin başı olan enerji, evrenin dört bir yanına yayılmıştır; herşeyin içine sızar, her türlü devinen enerjinin kökenidir; canlı varlıktaki yaşam enerjisi, evrende galaksilerin kökenidir.” diyor. Reich, evrensel enerjinin ya da kendi tanımıyla Evrensel Yaşam Enerjisi´nin farkındaydı ve en büyük üzüntüsü insanların kişilik adlı zırhı takmaları nedeniyle bu enerjiyi alamamaları ve kullanamamalarıydı. Yani Reich, psikozlu kişiliklerin, inançlar, tabular ve şartlanmalar yüzünden saf enerjiye ulaşamadıkları görüşündeydi yani Güç´e, Maji Gücü´ne… Bir diğer usta; Freud daha cüretliydi; yaşam enerjisinin bilinçli olmasını istiyor ve koşullarını ortaya koyuyordu. Ona göre, beklentilerini öte dünya saplantılarından kurtarıp, tüm evrensel enerjilerini dünyadaki yaşamlarına yönlendiren insanlar yaşamı kolaşlaştıracak ve o zaman baskıcı olmayan, psikozsuz bir uygarlığa ulaşılacaktır. O andan sonra ise, cennet serçelere ve meleklere bırakılabilir çünkü Freud´a göre, insan evrensel anlamda cennete sığmayacak kadar yüksektir. Freud bu noktada düşündürür zira Maji´nin diğer bir temel yasası olan insanın evrensel üstünlüğüne değinmektedir. Reich ve Freud´un üstün insan tanımlarını asla Nietsche, Wagner veya Rauschning´in “üstün ırk” ayrımıyla karıştırmamak gerekir. Anlatılmak istenen, insanın genel olarak canlılar evrenindeki üstünlüğüdür ve şu anda akla Mevlana gelir;
    [/COLOR]


  8. #18
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    38
    Mesajlar
    52,911

    Maji-3

    [COLOR="Blue"]

    [COLOR="Black"]Sanatsal Maji;[/COLOR]

    İslamiyet´e çok ayrı bir yorum getiren ve hümanizmayı ilke edinen Mevlana Rumi temelde Majikal felsefeyi peçeleyerek sık sık öğretisinde kullanır. Yedi gökten başka, KAT´ların bulunduğunu, KAT´ların nurla yani enerjiyle dolu olduğunu anlatırken, reenkarnasyonun beden değiştirme yerine bilinçlenme aşamaları veya düzeyleri olduğunu ima eder. Mevlana hakkında yazılan “Fihi Mafih”de “Sen değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin ama ne yapayım ki, kendi değerini bilmiyorsun.” dediği anlatılır; burada yine insanın önem ve üstünlüğü maji çizgisinde vurgulanır. Mevlana´nın bu yaklaşımı, tutucu din çevreleri tarafından sevilmez, onun manevi demokrasi anlayışı, inanç hiyerarşisinde yer kapmak isteyenleri rahatsız eder çünkü insan kişilik ve bilinçsizlik zırhı nedeniyle, bilgi yorumlarından ve tartışmalarından kaçınmaktadır. Salt bu yetersizlik Politik-Maji´yi doğurmuştur, kitleler anlamadan, tartışamadan neyin nesi olduğunu bilmedikleri birinin ardından koşturarak, yaşamlarını emanet ederler. Madde dünyasında bilinçsizlik düzeyinin en iyi örneği politikadır ve ne yazık ki, politika alanında Majikal Güc´ü bilerek kullananlar vardır. Görüldüğü gibi, Maji´nin ve Majikal bilginin neden gizlilik gerektirdiğinin cevabı buradadır. KAT´lara ulaşan ve amaç edinen bilinç düzeyinde kişi yaşam ve ölümün sırlarına ulaşmış, ikilemlerin yani sevginin, sevgisizliğin veya iyiyle kötünün tekliğini idrak edebildiyse, yanısıra da dogmalardan kopabiliyorsa Majisyen olma yolundadır, gizliliği kullanması ve fiziksel uğraşlara girmemesi, Maji Gücü ile bilinç alanında çok etkili olabileceğini bilmesinden kaynaklanır. Yeterince gelişmiş ve bilgilenmişse, elindeki gücün önemini bilir ve gücü nerede, nasıl kullanabileceğinin arayışı ve metodolojisi içindedir. Bir bilim kurgu sinema dizisi olan “Star Wars”da bu öğreti inanılmaz bir bilinç ve başarıyla işlenrmiştir. Güç asla, bireysel arzular düzeyinde ve show olarak kullanılmaz. Bu tarz, bir ustanın işi değildir, Majikal Güç transformasyonu olan büyü öz anlamda budur ve bir kez daha belirtmek gerekir ki, gerçek bir usta bunu sıradan işlerde ve özellikle de hayatını kazanmak için kullanmaz. Çünkü zaten edindiği öğreti, yaşamın sırrını ona göstermektedir. Bunun belirgin örneği sanatta görülür; Dali majikal yöntemlerle KAT´ları resmetmiştir, Picasso ise anti-madde alanından bakarak dünyamızın çarpıklığını ve sağlıksızlığını majikal kara mizahla ifade eder. Van Gogh ise, şizofrenik bilinç sıçramalarında gücü algılamış, tuala tam olarak aktaramamanın şokunu yaşamıştır.William Blake, Yeats veya Beethoven diğer örneklerdir ve daha binlercesi…

    [COLOR="black"]Bilimsel Maji´nin anlamı…[/COLOR]

    Usta düzeyindeki bir Majisyen, birkaç müridle beraber dönemsel olarak görülebilir; bunun gereklilikleri vardır; güç alanının büyütülmesi için olabilir veya Majisyen insanlığa birşey anlatmayı ilke edinmiştir hatta kendini feda edebilir; Batı engizisyonunun yaktığı Bruno ile Orta Doğu engizisyonunun derisini yüzdüğü Hallac iyi birer örnektirler. Majisyen, kendi öğretisini veya bilgisini istediği tarzda ve yukardaki amaçlar doğrultusunda dağıtabilir; Hz. Ali´nin “Halka anlayabilecekleri şeyleri haber veriniz, anlamayacaklarını bırakınız, isterlerse onlar arasınlar…” Majinin öz felsefesi budur; Peki acaba, bilimsel platoda Maji´yi nereye koyacağız? Bilimsel Maji olabilir mi? Ya da bilimin ilgilendiği enerji tanımı nerede Majikal enerjiyle keşisir. Pozitif bilim, gördüğü, ölçtüğü, deneysel olarak tekrarlayabildiği olayları ele alır, bilim için evren nitelik ve niceliklerden oluşan bir değişimler bütünüdür, ilke olarak deneylenemeyen gizemli güçlerin üzerinde durulmaz. Oysa, bilimin yarısı imajinasyondan yahut varsayımlardan yola çıkarak, gerçeğin yolunu bulmaya çalışır ve oluşur, teknolojik evrim ve gelişim bilimin vizyonunun ister istemez zaman zaman sınırlar. Bu da maddesel gerekliliktir.

    [COLOR="black"]Majiden büyüye yolculuk…[/COLOR]

    Determinik evrende herşey bir nedene bağlıdır; neden sonucu oluşturur; sonuç ise yeni bir nedeni getirir ama sonuç zorunluluk olduğundan ortada sadece neden kalır. Bilim bu anda formüllere ve bilimsel yasalara bağlı kalmaya çalışır, nedeni bulamaz ama sonucu gördüğü halde tanımamak durumuna düşer çünkü tersi doğasına aykırıdır, bu düşünce biçimi 17. ve 18. Yüzyıllar´ın süregelen mirasıdır, tabii istisnalar dışında. Einstein, bize evrenin göreceli olduğunu söyler; kütlenin hıza tabi olarak sabit kütle olmadığını, maddenin enerji olduğunu, evrenin üç boyutlu değil, sonsuz boyutlarda olduğunu, zamanın ve mekanın harekete ve görünüşe bağımlı olduğunu ve ışığın görülebilen son hız olduğunu da belirtir. Buradan anlaşılır ki, bizim eski bilimsel yasalarımız üç boyutlu bir evrenle ilgilidir, sonsuz boyutlu bir evrende normalüstü diye birşey olamaz ve o zaman da bilime ters düşen birşey de olmaz. Einstein bir bilimciydi, bilimsel imzaları vardı ve atom bombasının fikir babasıydı, eğer düşünür olsaydı, gördüğü saygıyı çok zor elde edebilirdi. İç boyutlu evrende elbette ki, neden/sonuç ilişkileri kesindir ama sonsuz boyutlu veya bilinç katlarının sonsuz olduğu bir evrende neden de olmaz, sonuç da… Çok kesin olan bir sonuç, çeşitli insanlar tarafından çok farklı yorumlanacaktır yani sonuçlar anlamsal olarak değişirler. Önemli olan algı düzeyi ve gücüdür ve Majisyen usta, nedenleri ve sonuçları umursamadığında artık bilinç düzeyleri arasındaki yani KAT´lardaki sonsuz neden ve sonuçları görebilmektedir. Ama elde ettiği gücü hangi amaç için kullanacaktır? Deminki yaklaşımlarda okuduğunuz gibi birçok amaç olabilir ama burada popüler vitrin büyüdür ve büyü bu noktada başlar! Yazımızı bu açıklama ile bitirmek durumundayız çünkü en çok merak edilen konu büyüdür ve en azından temel açıklamalara hem konunun, hem de toplumun gereksinimi vardır; Yazının başından beri Majisyen deyimi ya da tanımı kullanılmakta, bu gerçek bir tanımdır ve öncelikle büyücü adından uzaklaştırılması şarttır. Toplumda büyücü olarak kimi tanımlarız? Önce, belli bir dozda güç elde etmiş olduğunu varsayarsak, majikal gücü süfli, sıradan amaçlar için kullanan, basit çıkarlar peşinde koşan, bilinç alanındaki öğreti ve algıları değil de insanları etkileyip, kullanıp kendine ayrıcalık sağlamayı tercih eden bir tip vardır. Bir de, bilinçlenmeyi hiç düşünmemiş hatta anlamamış, hiç duymamış, sağdan soldan duyduklarını, beş on avam kitabın içeriğini, birkaç büyük ustanın öğretisinden yayılmış bilgi kırıntılarını öylesine sahiplenmiş büyücü taslakları vardır. Bunların bir bölümü dinsel motifleri kullanırlar veya doğrudan dinsel inancın kendisini istismar ederler, bir diğer bölümü toplumun yeterince bilgili olmamasından yararlanarak bölük pörçük korkutucu yaklaşımlarla aynı cikleti sürekli çiğnerler, üçüncü bir kesim ise bilimsel alanda sığınacağı kovukların peşindedir, şifa, ruhsal sorunların büyüsel çözümleri, hipnoz, falcılık gibi etiketler bunlara göre bilimseldir ama bilim nedense bu konuları umursamaktadır ama aslında onları umursamamaktadır, temelde ise önemsenmeme psikozu vardır. Majisyenlerin içinde elbette büyücüler de vardır; gücü kullanabilirler ama acaba istenen nedir ve nasıl bir sonuç alınacaktır?

    [COLOR="black"]Büyünün karası ve akı…[/COLOR]

    Büyü toplum içinde Ak ve Kara diye ikiye ayrılmışolarak bilinir. Ak Büyü kişinin yararına olan ve başkasının zarar vermeyen büyü tarzıdır; zaman zaman doğal afetlerden korunmak için, kötü insanların ıslahı için dahi kullanılır. Kara Büyü ise, tek kelimeyle kötülük için yapılır; doğrudan kişinin sağlığına, işine, sevdiklerine yöneliktir. Dinsel olarak yasaklanan da budur; Acaba Kara Büyücü, işini yaparken ne hisseder? Önce sonuçla pek ilgilenmez, geleneksel olarak kötülüğün suçu isteyene aittir; Kara Büyücü´ye bir kiralık katil olarak da bakabiliriz; bedelini alır, işini yapar sonra yine bedelini alarak karşı tarafa da çalışabilir. Duygu, sevgi, sadakat gibi duygulara takılmaz, sert ve katıdır. İstelik gerçek bir ustaysa, şakası olmaz, sonuç kesindir ve çaresini bulmak kendisi için dahi zordur. Gücü alır ve bir paratöner gibi hedefine iletir veya akıtır. Biraz açmak gerek; eğer Kara Büyücü´nün kimliği, yöntemleri, etki alanı ve olayı ele alış tarzı bilinmiyorsa karşı koymak zordur. Onun çalışma biografisi dahi önemlidir. Büyücünün serbest enerjiyi yoğunlaştırıp, biriktirmesi ve amaca doğru istediği etki doğrultusunda yönlendirmesi ciddi çalışmalar gerektirir, enerji hammaddedir, şekillendirilir, sanatçı ise büyücüdür. Modern çağda büyücülerin de zamana gereksinmeleri vardır; artık uzun konsantrasyon yöntemleri yerine çoğunlukla hızlı etki yapan kimyasallar kullanılır. Ama bu geçmişte de yapılıyordu; belli bitkisel kompleksler hazırlanır ve kullanılırdı; Günümüzde, Carlos Castaneda´nın simgesel büyücüsü Don Juan, Peyote mantarını bu amaçla kullanır, Dali ve Picasso LSD ve Meskalin kullanıyorlardı, Wagner afyon ve adam otu karışımı bir macunu beste yaparken alıyordu. Ve daha bir çoğu… Ama bunlar tehlikelidir çünkü yanıltıcı veya bilinçaltı düzeylere, kurgulara kolayca düşülür ve üstelik fiziksel zararlar ve yıkımlar da başlar. Çok sert uyuşturucular, beyin hücrelerini öldürdüklerinden KAT´larda kaybolmak yani bilincin bedenle yeniden buluşamaması nedeniyle çıldırmak ve ölmek tehlikeleri ortaya çıkar. Daha önce altı çizilmişti, yetenek önemli ve şarttır, ne yapay yöntemlerle, ne de yalan zincirleriyle büyücü olunamaz, hele Majisyen asla… Gerçek bir büyücü ve onun ustası bir Majisyen olabilmek, bir Mozart, bir Leonardo olmak kadar nadir bir olaydır.

    [COLOR="black"]Gerçek büyücü müşteri kabul eder mi? [/COLOR]

    Bugün Majisyenler, “Order” adı verilen küçük grupçuklar halinde çalışmaktadırlar, her grup kendi yöntemlerini kullanarak KAT çalışmaları yaparlar. Modern Majisyenler geçmişe göre daha sosyaldırlar, gerek gördüklerinde dünyasal işlere de müdahale ederler; İ ngiltere´de Thatcher´in durdurulması için o dönemde çok yoğun çalışıldığı söylenmekteydi; aslında başarılı olan eski İ ngiliz Başbayan´ının yeni bir dönemin başlayabilmesi için çekilmesi gerektiğine inanılıyordu, bu Majikal bir gerekti. Ve eğer bu iddia doğruysa, amaca ulaşıldı ve Maggie politikadan uzaklaştı. Benzeri bir iddia bizde de yayılmış ve Turgut Özal´ın böyle bir amaçla ölmüş olduğu söylenmişti. Acaba, bu da Majikal bir gerek miydi? Yoksa, Çiller ve ardından Erbakan Türkiye´nin Majikal kaderi olabilirler mi? şaka bir yana, sizlere yüzeysel olarak Maji´yi tanımlamaya çalıştım, dev bir konuyu, İ nsanlığın en eski öğretisini elbette ki, birkaç sayfayla tanımlanamayız. Ama şu gerçek var; Maji bir gerçektir ve yaşamın ta kendisidir. Büyü ise onun çocuğudur; günümüzün dejenere ortamında Maji´nin ve gerçek büyücünün bilinmesi, tanınması gerekli gibidir, işin anayasasına ters gelse dahi… Gercek büyücü ve Majisyenler var mı? Aramızda hala yaşıyorlar mı? şu an, kimler var? Çok az olduğunu bilin ve onlar belki biri hariç hiçbirisi duyduğunuz, tanıdığınız isimler değiller. Çünkü gerçek bir majisyeni medyada görmeniz asla mümkün olmayacaktır. Maji´de demokrasi yoktur yani eşitlik olmaz, onlara ancak KAT gezilerinde raslayabilirsiniz! Ötesi sadece inancın, telkin ve cehaletle buluştuğu tatsız bir salatadan veya duygusuz bir orgazmdan başka birşey değildir.[/COLOR]


  9. #19
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    38
    Mesajlar
    52,911

    Maya Kehaneti

    [COLOR="Blue"]

    Mayalar için 2012 yılı zamanların sonu. Maya Kehanetleri’ne göre 22 Aralık 2012 tarihi dünya için çok önemli.

    Çünkü bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona erecek ve yeni bir çağ başlayacak. Büyük bir tufanla gelecek olan bu yeni çağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler sayesinde şimdiden gözlemleyebiliyoruz. Beşinci kutupsal kayma olarak adlandırılan bu değişimde daha önceki değişimlerde olduğu gibi yine kutupların manyetik alanının değişmesi iddiaları ileri sürülüyor ve dünyadaki iklimlerin değişimi de buna bağlanıyor. “Kutuplar yer veya açı değiştirdiğinde kutuplarda buzlar eriyor. Kaldı ki, küresel ısınma sonucu şu anda Kuzey Kutbu’ndaki buzullar zaten erimeye başlamış durumda. Mayalar’a göre de daha önce yaşanan dört çağda tıpkı bu şekilde sona erdi” deniyor. Acaba bunlar bilimsel olarak kanıtlandı mı? Bu soruya cevap olarak da, Dünyanın en az dört kez kutupsal kayma (Kuzey ve Güney Kutbu) yaşadığı bilimsel verilerle kanıtlandı deniyor. Bazı belgesellerde dünyanın manyetik alanının belirli periyotlarla nasıl değiştiğini bilimsel olarak açıklanıyor. Şu anda dünyanın manyetik alanında muazzam bir değişim var deniyor. Bunun da en büyük nedeni güneşte meydana gelen değişimler. İlginç olan şey Mayalar’ın bunu bilmeleri ya da gerçekten bilip, bilmedikleri… İddianın bir diğer yanı da Mayalar’ın bununla da yetinmeyip, gelecekte tüm insanlığı etkileyecek trajediyi bizlere şifreli bir şekilde duyurmuş olmaları ve bu şifreye göre dünya için 2012 yılı çok önemli. Ama neden şifre? Bu cevap verilemiyor….
    Peki bu görüşe göre 2012 yılında dünya yok mu olacak? Mayalar 2012′yi insanlığın yeniden yukarı çıkışının yaşanacağı bir çağ olarak tanımlıyor. Hatta farklı inançlarda yer alan Altın Çağ’a böyle ulaşılacağı da iler isürülüyor. Yani 2012′nin önemi burada. Düşen insanlık tekrar yukarı çıkacak ve bu çıkış 2012′de başlayacak. Yine iddialara göre çıkış süreci başladı, belki de 2012 bir final olabilir. Ancak tufanla kıyameti birbirine karıştırmamak lazım da deniyor. Yani kıyamet ruhsal bir değişim, tufan ise fiziksel bir değişim demek. Ayrıca kıyamet tasavvufi ve ezoterik anlamda ayağa kalmak ve uyanmak demek. Ve bu uyanıştan kastedilen şey ruhsal aydınlanma… Bu nedenle verilen tarih çok önemli. Ancak bu tarihlemede iki yıllık bir hata payı bulunabileceği de belirtiliyor nedeni ise Maya Takvimi’nin bizim kullandığımız Gregoryen Takvim arasındaki farktan kaynaklanıyor yani MÖ 1′den MS 1′e geçilmiş olması, aradaki 0 atlanmış. Astrofizikçi Cotterel de bu konuya dikkat çekiyor. Şu anda bilimsel olarak ispat edilen dünyanın dört kez kutup değişimi geçirdiği iddiası Mayalar’a referans olarak veriliyor. Deniyor ki, insanları bunu yeni keşfetse de, Mayalar bunun farkındaydılar.
    Medyada Dilek Sancılı imzalı bir habere göre, bu iddiaların kaynağı ünlü astro fizikçi Coterelli… Onun bilgilerini bir BBC muhabiri Adrian Gilbert’in derlemesi sonucunda dünya kamuoyuna duyurdu. En önemli buluş da eski Maya kenti Palanque’deki Yazıt Tapınağı’nda bululan mezar taşının kapağındaki şifrenin çözülmesiyle oldu. Kapağın üzerindeki şerit motiflerini simetrik bir şekilde yan yana getirildiğinde ortaya bir Jaguarun ve bunun üzerinde de bir Yarasa sembolünün ortaya çıktığını gördüler. Mayalar’ın sakladıkları bu sembollerin bir anda belirmesi Cotterel’i şaşkına çevirmişti. Çünkü Mayalar’ın mitolojik yazıtlarında Jaguar beşinci yani bizim çağımızı, yarasa ise ölümü sembolize etmekteydi… Kapağın üzerinde açık bir şekilde görülen Güneş Haçı’nın üzerindeki delikler ise Güneş’in manyetik hareketlerini temsil etmekteydi. İşte bu Mayalar’ın gizli mesajıydı. Yani yaşanacak trajedinin sebebi Güneş’te meydana gelecek olan manyetik değişimlerdir.. İlginçtir ki şu andaki iklim değişiminin nedenlerini Güneş’e bağlayan bilim adamları da çok sayıda… Yalnız Mayalar’ın değil Sümer takvimlerinin de aynı tarihleri işaret etmekte olduğu da söyleniyor.[/COLOR]


  10. #20
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    38
    Mesajlar
    52,911

    Maya Takviminin Büyük Döngüsü ve 2012

    [COLOR="Blue"]

    En ilginç zamanda yaşıyoruz. Maya perspektifinden ve bir çok diğer perspektiflerden bunlar bitiş zamanları, kehanet zamanı. Hemen hemen herkes 2012 tarihini işitmiştir. Çoğu insan bu tarihi işitir ve şöyle der, “Hmm, bu Maya takviminin sonu değil mi?”
    Bu basmakalıp yanıttır. Maya takvimi 2012′de sona ermez. Maya takvimi döngüler içindeki döngülerin içindeki döngülere dayanır. 2012 de olacak olan şey büyük döngünün sona ermesidir. Bazı nedenlerle 2012 tarihi diğer tarih kehanetlerinden daha çok insanların zihinlerinde ve hayallerinde kalmıştır. 2012 bir işaretleyicidir, DNA’mızdaki uyanış cağrısıdır.

    Mayalar için, 2012 genelde Büyük Döngü olarak sözü edilen döngünün bitişidir. Büyük Döngü Maya takviminde 13.0.0.0.0 tarihinde başlayan 5,125 yıllık bir döngüdür. Gregorian/Julian takviminde bu tarih M.Ö. 13 Ağustos 3113′tür. O noktada ne oldu? Eğer tarih kitaplarınıza bakarsanız, çoğu Batılı tarih kitapları uygarlık tarihinin yaklaşık M.Ö. 3100 de başladığını söyler, bu Maya Long Count takviminden 13 yıl farklıdır.

    Hintlilerin su andaki Kali Yuga döngüsü sadece 11 yıl sonra, M.Ö. 3102 de başladı, bu söylenene göre Lord Krishna’nın dezenkarne olduğu ve Kali Yuga’nin başladığı zamandır. Kali Yuga son ve en karanlık çağdır. Mayalara göre tarih M.Ö. 3113′te başladı. Mısır’ın ilk hanedanı yaklaşık M.Ö. 3100′de kuruldu. Tarihteki ilk şehir yaklaşık M.Ö. 3100 de kuruldu. Bu, Uruk şehri idi, bundan Irak ismi türedi. Uruk Mezopotamya’da tarihin başlangıcında yedi bilge adam tarafından kuruldu. Eğer tarih kitaplarınıza bakarsanız, uygarlık tarihi olarak düşündüğümüz hemen her şeyin o noktada başladığını ve yavaşca oradan inşa olduğunu görürsünüz. Bu uygarlığın Babil/Mezopotamya orijinidir. Mayalar uygarlığın bu 5.125 yıllık döngüsünün 21 Aralık 2102 de sona ereceğini söylüyorlar. Şu anda çok az zaman kaldi, çok uzakta değil.

    [dezenkarne: bedeni terketmek; madde aleminden, madde ötesi aleme geçiş... uyularla algılanabilen alemden, (Dünya Fizik alemi) duyularla algılanamayan aleme (Fizik ötesi alem - Ahret alemi) geçiştir.]

    Üçüncü Bin Yılın ilk yılından önce, herkesin şiddetle farkında olduğu büyük bir olay gerçekleşti. Bu olay 9-11 olarak biliniyor. Şimdi hepimizin 2012 yolunda olduğumuz gerçeğinin durumunu tesis eden kıyamet gibi bir olaydı. Tüm işaretler 2012′yi gösteriyor. Hiç kimse 21 Aralık 2012′den geçmeden geleceğe ulaşamaz. Döngünün sonu ne anlama geliyor? Dünyada, tam şimdi neden olayların şu anda gerçekleştiği şekilde olduğu ile ilgili bize ipuçları veren gerçekte neler oluyor? Ve bu şeyleri bu kadar iyi bilen kadim Mayalar kimlerdi?

    21 Aralık 2012′de, bir döngü tamamlanacak. Mayaların ”13 baktun” olarak adlandırdığı bir döngü. M.Ö. 3113 ve 2012 arasında 13 baktun vardır. Bir baktun tam olarak 144.000 günlük bir döngüdür. On üç tane 144.000 günlük döngü ve bir döngünün tamamlanmasına gelirsiniz. Bu, tarhi döngüsü veya uygarlık döngüsü olarak adlandırdığımız döngüdür. Bu döngü dünyanın ve güneş sisteminin ve hatta galaksinin tekamülünün tarihinde çok ilginç bir döngüdür.

    21 Aralık 2012 ayrıca daha büyük bir döngünün sonuna işaret eder, 26.000 yıllık döngü, bu uzun döngüdür. Ayrıca 21 Aralık 2012 de kapanan bundan daha büyük bir döngü de vardır. 104.000 yıllık bir döngü. Tüm bu döngüler 2012 de tamamlanıyor veya yakınsama noktasına geliyor.

    Bu döngünün zirve noktası on üç baktunun son yedi ayı sırasında gerçekleşecek ( Haziran – Aralık 2012). Kış Gündönümü sırasında Döngü kapanırken, Dünya kutup cevresinde olan bir köprü ile donatılacak, bu insanın kendi algılamasını ebediyen degiştirecek ve onu daimi kozmik bilinçliliğe yükseltecek. Sonra bunu Yedi Mistik Ay takip edecek.[/COLOR]


Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •