Sayfa 7 Toplam 18 Sayfadan BirinciBirinci ... 5678917 ... SonuncuSonuncu
Toplam 171 adet sonuctan sayfa basi 61 ile 70 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Mistik Bilgiler Köşesi

  1. #61
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    39
    Mesajlar
    52,911

    Cadılarla İlgili Efsaneler



    [COLOR="Blue"][COLOR="Black"]Bride’s Stone[/COLOR]

    İngiltere’de Moors of Yorkshire’ da ,‘Bride’s Stone’ olarak bilinen tarihi bir bina bulunmaktadır. Tarihi bir taş çemberin parçası olan 5000 yıllık bu taş sütunun, çok eski bir hikayesi vardır. Yöresel bir efsaneye göre yüzyıllar önce bir cumartesi akşamı, düğünlerinin ardından bir gelin ve damat düğündekilerle beraber oraya gelip dans ederek olayı kutlamaya başlamışlar. Onlar dans ederken garip ve gizemli bir kişi ortaya çıkmış ve çantasından çıkardığı kemanı çalmaya başlamış. Akşama doğru kemanın ritmi gittikçe hızlanmış, ta ki dans edenler bu müziğin etkisine girip hipnotize oluncaya kadar… Kemanın çaldığı müziğin etkisiyle bütün gece dansetmişler. Tan ağardığında hala dans ediyorlarmış ve yükselen güneşin ilk ışıkları orayı aydınlatmaya başlamış. Birdenbire bir ışık huzmesi dansçıları aydınlatmış ve o anda hepsi taşa dönüşmüş!!! Bu Tanrı’nın sebt gününde dans ettikleri için onlara verdiği bir cezaymış… Güneş, taşa dönüşmüş dansçıları aydınlatmaya devam ederken yabancı, kemanını çantaya geri koyd uktan sonra yk sesli bir kahkaha atmış… En son olarak oradan ayrılırken görülen adam, taşlara basarak yürüdükçe çengel tırnaklı ayaklarından kıvılcımlar çıkıyormuş. Ve efsaneye göre burada yer alan taş, gelinin ta kendisiymiş…

    [COLOR="black"]Siren[/COLOR]

    Laura son derece saygın bir geçmişi olan çekici bir kızdı. Hem en hemen yürümeye başlar başlamaz, ailesine yardım etmek için çalışmaya başladı. On altı yaşına girdiğinde, satış memuru olarak rüya gibi bir iş buldu. İşyerinde birkaç gün içinde, kendisiyle çıkmasını kabul edene kadar peşini bırakmayan, tuttuğunu koparan bir adam olan Miguel ile tanıştı. Sadece tanışmalarının birkaç haftasının sonrasında bir akşam, Miguel ona evlenme teklif etti. Laura bu teklifi kabul etti, ve o gece ilk kez birlikte oldular. O tutkulu geceden sonra, her şey değişti. Miguel onu görmeyi reddetti. Kısa bir süre sonra, Laura hamile olduğunu fark etti ve bunu mümkün olduğunca saklamaya çalıştı. Ailesi sonunda bunu anladığında, Laura’yı evden kovdular. Bebeği hasta ve zayıf doğdu. Gidecek hiçbir yeri yoktu. Laura Miguel’e döndü ve ona yardım etmesi için yalvardı. O ise Laura’ya hayatının dışında kalması gerektiğini söyledi. Laura göl etrafında dolaş tı. O ve bebeği kayboluncaya kadar suya doğru yürüdü. Birkaç hafta sonra, Miguel esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu. O günden sonra dışarda içki içen veya eşleriyle alay eden erkekler de kayboldu, tüm bu olanlar sırasında karanlık şehrin rüzgarlı sokakların arasından gizemli bir kadın görüldüğü söylendi.

    [COLOR="black"]Bell Cadısı[/COLOR]

    Bu öykünün yaşandığı yıllarda varlığını bir yere vurarak belli eden hayalet kavramı bilinmediğinden, bir cadılık olayı olarak düşünüldü. ABD’ nin Tennessee eyaletinde Bell ailesinin evine musallat olan kötü bir güç, olayın geçtiği taşra topluluğunda bu güne kadar karşılaşılmamış bir olaydı. Bu olay gerçekleştiğinde Amerika’ da hiçbir şekilde cadılık ya da cadılarlailgili bir olay yaşanmamıştı. Sene 1817… Bell ailesi bir takım hurafeleri de kapsayan güçlü inançları olan insanlar olarak tanınırlardı. Hatta Kate Batt isimli bir kahinin öğütlerine de bazı zamanlarda baş vurdukları oluyordu. Olayın ilk belirtileri 1817 yılında başlar ve 1821 ilkbaharının sonunda biter. Ama bir can alarak! John Bell’ in ölümü… Sakin geçen yedi yıl sonucunda görünüşte kötü bir tehdidi gerçekleştirmek amacıyla, kısa bir süre için tekrar geri gelmiştir. Bell ailesinde bu cadı i le ilgili fenomenler 1943 yıllarına kadar devam eder. Arada kalan süreç içinde ise bir çok olayın sonucu ölümle noktalanmıştır. John Bell’ in ölümünden sonra cadının enerjisinde gözle görülür bir azalma olmuştur ve sanki görevini bitirip gideceğine dair sevinir gibi bir davranış sergilediği de bilinmektedir. Hatta bir gün şöminenin içinde olan bir patlamanın ardından cadı son kez konuşur ve “Gidiyorum ve yedi yıl sonra tekrar geleceğim” der. Ve vermiş olduğu sözü tutarak tam yedi yıl sonra tekrar döner.

    [COLOR="black"]Endor Cadısı[/COLOR]

    Eski Kutsal Kitap’ta (1 Samuel 28:3-25), bir kadın büyücü İsrail’in ilk kralı Saul tarafından ziyaret edilir. Saul bütün cadı ve büyücüleri krallığından sürgün etmiş olmasına rağmen İsrail’in Filistinlerle olan son savaşının sonucunu merak etmesi onu bir ‘haber alabilen bir ruh’ bulmaya itmişti. Bir yardımcısı ona Endor’ da böyle birinin olduğunu söyleyince kılık değiştirerek onu görmeye gitti. Kadın ona bu tür şeyleri yasaklayan kanunu hatırlatınca, o da ona kesinlikle güven altında olacağına dair söz verdi. Böylece kadın Saul tarafından Samuel denen bir ruhu oraya çağırdı. Gelen ruh Saul’e ertesi günkü savaşta kendisinin ve üç oğlunun öleceğini ve İsraillilerin Filistinlilerin eline düşeceğini haber verdi… Endor cadısının hikayesi yüzyıllar boyunca yaratıcı hayal gücünü canlandırmış ve onun hakkında gerçek olmayan şeylerle öykülerin süslenmesine neden olmuştur. 16. yy’ da Guillaume du Bartas La Semaine’de büyücülük sanatını gerçekleştirirken kullandığı fenerinde kendi öz oğlunun yağını kullandığını ifade etmiştir.

    [COLOR="Black"]Chelmasford Cadıları[/COLOR]

    Chelmasford cadıları 1566′da İngiltere Yüksek Mahkemesinde ortaya konmuştur ve cadılık suçlaması sonucunda Agnes Waterhouse idam edilmiştir. Bu İngiltere’ deki cadılık suçlamalarıyla ilgili ilk idam olmasının yanında, cadılıkla ilgili ilk kitaba da konu olmuştur. 18 yaşındaki Joan Waterhouse 64 yaşındaki Agnes Waterhouse’ un kızıydı. Annesinin ayakkabılarından ‘Sathan’ bir varlık çağırarak bunun bir kara kurbağa olmasını beklemişti. Ama kurbağa yerine büyük bir köpek çıkarak ve ondan ne istediğini sormuş. O da kendisine bir süre önce istediği kadar ekmek vermemiş olan Agnes Brown’u avlamasını söylemiş. Agnes Brown ifadesinde, kendisine siyah bir köpeğe benzer, maymun suratlı, kısa kuyruklu, boynunda bir zincir ve gümüş bir düdük bulunan ve kafasında boynuz bulunan bir yaratık geldiğini anlatmıştır. Bunun üzerine Joan ve annesi Agnes Waterhouse cadı olmakla suçlanmışlardır. (Kaynak ‘The Examination and Confession of Certain Wytches at Che nsford (Chelmsford)’, 1566)

    17. yy. İngiltere’sinin en önemli cadı davalarından biri olan Lowestoft Cadıları davası, Amy Denny ve Rose Cullender’ in idamıyla son bulmuştur. 1662 yılında Amy ve Rose cadılık suçlamalarıyla mahkemeye verildiler. Haklarında bir sür ü cadılıkla ilgili suçlama ve ithamlar bulunmaktaydı. Cadı olduklarına karar verilerek suçlu bulunup 1662 yılının, Mart ayında Bury St. Edmunds’ ta idam edilmişlerdir. Hatta bu olayın 30 yıl sonraki Salem Prosecution olayına da öncülük eden bir dava olduğu söylenmektedir. Bu davanın derinlemesine açıklaması “A Trial of Witches” adlı kitapta da yer almıştır.

    [COLOR="black"]Büyülenmiş Bir İnsan[/COLOR]

    Lamb dul annesiyle North Town sokağı, Corton Denham’ da yaşamakta olan 23 yaşında bir tarım işçisiydi. Sıradan, sessiz bir insan olarak nitelendirilebilirdi. Fakat oldukça çok ve sık alkol alıyordu . Ve çeşit çeşit garip hayalleri vardı. Ve çok heyecanlandığı zamanlarda nöbeti tutabiliyordu. Kimi zaman onu sakinleştirmeye altı kişi bile yetmiyordu.

    O yılın Mayıs ayının sonlarında Corton Arkadaşlık Birliği yıldönümü eğlencesi düzenlemişti. Bunlardan biri 39 yaşında henüz evlenmemiş bir kız olan Mary Crees’di. Yaşamını kazanmak için eldiven dikiyor, 76 yaşındaki annesi Fanny, 33 yaşında bir işçi emeklisinin dul eşi olan kız kardeşi Elizabeth ile beraber Victoria Cottage’da yaşıyordu. Lamb de bu eğlencede vardı ve dans ederek eğleniyordu. Fakat Mary ile karşılaşınca birdenbire ona doğru yürüdü ve

    “ne demek istiyorsun fahişe” dedi.

    Kız ise “Adam, ben sana bir şey yapmadım dedi.” Ama, Adam’ ın onu dinlemiyordu bile ve….

    ” Fakat bazen yapıyorsun, seni fahişe” diye cevapladı.

    Bunun üzerine kız onu duymazlıktan gelir ve Adam oradan uzaklaşır. Yarım saat sonra ise Adam büyük bir nefretle geri dönerek kızın boğazını sıkmaya başlar, bir yandan da

    ”şimdi seni bıçaklayacağım seni….” diyerek, garip hareketler yaparak bir yandan da bağırmaya başlar. Kızın çenesine 3 yumruk atan Adam’ ı arkadaşları oradan uzaklaştırmaya başardığı sırada o, bıçağını çeker ve

    “şimdi yapamadım ama bir gün gelecek seni öldüreceğim, seni bekleyeceğim…” diye bağırır.

    Adam oradan uzaklaştırılmaya çalışılırken bile hala

    “seni bir gün gelecek öldüreceğim cadı” diye bağırmaktaydı.

    Bu olaydan ertesinde durum mahkemeye intikal eder ve ön celseden önce, tanık olarak çağrılanlardan biri de 55 yaşında, Poor House yolunda oturan ve bir işçi karısı olan Elizabeth Stewart’ tır. Bu kişi, Lamb ve Crees’ leri çok iyi tanıyan biriydi. Mahkemeye Lamb’in uzun zamandan beri Crees’ lerden birinin kanını akıtmak istediğini çünkü onun kendisini büyülediğini söyledi. Elizabeth, Mary’ nin annesine bakan iyi bir kadın olduğunu ve daha önce onu başka hiç kimsenin onu cadılıkla suçlamadığını söylüyordu. Crees, mahkemeye verdiği ifadesinde “Onunla dans etmek isteyip istemediğimi sordu ve ben de etmeyeceğimi söyledim” diyerek savunma yaptı. Savunmanın iddiası olan Crees’ in Lamb’e saldırıdan önce yaklaştığı sorusuna Mary olumsuz cevap verdi. Lamb ise

    “Yalan söylüyor. Beni yaptığı büyülerle yeterince dans ettirdiğini söyledim.” dedi. Yargıçlardan biri,T.E. Rogers sordu: “Ne demek istedin? Ve sana ne cevap verdi ?” “Beni dikkate bile almadı” Crees ; “Saçma” “Elimdeki sopa kadar somut bir gerçek bu.

    Büyüyü bozmak için kan akıtmak istedim ve bana bir daha dokunursa bunu yapacağımı ona söyledim. Bıçak çekmekten suçlu olacağımı biliyordum ama onu kesinlikle yaralamadım.” “Bu düşüncen ne kadar zamandır devam ediyor?” “2 sene kadar önceydi. Mayıs ayının 24’ünde bunu yaptı. O zaman bir nöbet geçirdim ve 3 saat boyunca ölü gibi kaldım. Bazen öylece kalmaya zorlanıyorum. Bu durum başladığında onu bu şapkayı gördüğüm kadar iyi görebiliyorum. “ Lamb daha sonra geçirdiği nöbetleri anlatması için Rudge adındaki bir arkadaşını çağırır ve Hakim Rogers sorgulamasına devam eder: “Bu kadının sizin nöbetlerinizle ilgisi ancak benim sizinle olan ilgim kadardır ancak, ona tekrar asla dokunmamalısınız.” “Siz öyle düşünmüyorsunuz ama ben öyle olduğunu biliyorum! Onlar bilmiyor gözüküyor ama biliyorlar. Onlar bunu bütün ailece yapıyorlar!” “saçma” “fakat ben bunu biliyorum!” Mahkemenin başkanı C. Burton Lamb’i caydırabilmek için söz aldı. “bu sadece kafanızda oluşturduğunuz bir hayal. Bu genç hanıma dokunmamanız gerekiyor. Size bir şey yapamaz ve zaten yapacak bir şeyi olmayacaktır.” “umarım” diye cevapladı Lamb. “fakat ben kendimi bilemem” Burton’un sözlerini ciddiye aldığı için mahkemenin Crees’i bir şekilde onu büyülemekten alıkoyacağını düşünüyordu. ‘Cadılıktan’ uzak kalmanın memnuniyetini dile getirdi ve Crees’ i rahatsız etmeyeceğine söz verdi. Mahkeme ise 6 ay boyunca, barışı sağlayabilmek için ona 10 pounddan fazla bir miktar aylık bağladı.

    [COLOR="black"]“CADI”[/COLOR]

    Sofia on beş yaşına kadar evlenmediyseniz evde kalmış gözüyle bakıldığı bir köyde yaşıyordu. 19 yaşında ve bekardı. Son derece güzel bir kızdı. Bazı insanlar onu cadı olarak görmek istemelerinin yanı sıra bencil olarak görüyorlardı. Sofia ‘nın bu sıkıntılı hayatı Luis ile karşılaşmasından sonra değişti. Onun fiziği ve cazibesi tüm kadınların gözlerini kamaştırıyordu – Sofia da dahil. Hemen birbirlerine aşık oldular ve Sofia bir yıl içinde bir erkek çocuk doğurdu. Çocuğun doğumundan birkaç gün sonra Luis ortadan kayboldu. Sofia derin ıstırap çekmesine rağmen herkes onu suçladı. Bir gün öğleden sonra Sofia, iki adamın Luis’i köy yakınlarında başka bir kadınla gördüklerini söylediği şeklindeki şakasına kulak misafiri oldu. Sofia’nın üzüntüsü kontrol edilemez bir öfkeye dönüştü. Hemen göle koştu ve bebeğini suya daldırdı ve sesi kesilinceye kadar bekledi. Yaptığı şeyi bitirdiğinde, son derece korkunç bir çığlık attı. Ve Sofia uzun bir süre, ta ki ölünceye kadar göl kenarında çığlık atmaya devam etti. O zamandan beri, göl yakınlarında oynayan bir çok çocuk hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldular.

    [COLOR="black"]BAKİRE[/COLOR]

    Maria ailesiyle küçük muhafazakar bir kasabada yaşıyordu. İçten ve masumdu, herşeyden önce babasının gururu ve mutluluğuydu. On beş yaşına geldiğinde alışılmadık bir şey oldu. Maria bir erkek çocuğu dünyaya getirdi. Kimse onun hamile olduğundan şüphelenmemişti. Ailesi – özellikle babası – itibarı düşmüş ve ihanete uğramış gibi hissetti. Yıldırım bir nikah, tek çözümdü. Fakat, babasının kim olduğunu sorulduğunda, Maria hiçbir erkekle beraber olmadığını söyledi. Bunu inanılması zor bir şey olarak bulan ailesi, bebeği bir sır olarak tutmak için gayret sarf etmeye başladılar. Bir gece Maria uyuduğunda, babası sessizce odasına girdi ve çocuğu aldı. Hiç yardım almadan nehrin kenarına taşıdı ve suya fırlattı. Maria, çığlık atarak uyandı ve korkunç bir şey olduğunu hissetti. Hemen dışarı koştu ve babasının evin arkasında durduğunu gördü. Nehre vardığında ise çok geçti. – Sadece bebeği için değil, aynı zamanda kendisi için de. Çünkü bedeninden kan aşağıya doğru akıyordu. Maria nehrin kenarında bir miktar kan bıraktı. Onun kayboluşundan kısa bir süre sonra, oradaki insanlar, nehrin kenarında ağlayan ve küçük bir bebeği tutan genç bir kızın hayaletini görmeye başladılar. Bu görünmeler bugüne kadar devam etti.[/COLOR]


  2. #62
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    39
    Mesajlar
    52,911

    Didim ve Kehanetler

    [COLOR="Blue"]

    [COLOR="Black"]Didim ve Lucifer ilişkisi[/COLOR]

    [COLOR="black"]Apollo ve Lucifer ilişkisi[/COLOR]

    Antik Yunan´da ve İyonya´da (Batı Anadolu) “Orakl” merkezleri birçok yerdeydi. Fakat daha önce mitolojiye bir göz atmak yararlı olacaktır. Apollon, en büyük tanrı olan Zeus ile sevgilisi Leto´nun oğludur, Zeus´un kıskanç karısı Hera´dan kaçan Leto, Delos Adası´ndaki Kynthos Dağı´na gelir ve orada Apollo ile kızkardeşi Artemis´i doğurur. Mitlere göre doğum esnasında, göklerden altın pırıltılı yağmurlar yağmış, güller açılmıştır. Apollon, ışığın tanrısıdır, ona “Phoibos” yani “ışıldayan” veya “ışığı getiren” olarak da tanınır; burada ezoterik anlamda Apollo´nun Şeytan´ın majikal tanımı olan “Lucifer” ile özdeşleştiği farkedilir. Apollo´nun ve Lucifer´in ışığı ya da daha uygun tanımla bilgiyi vermesi, özde saklı olan sembolizmanın ifadesidir. Ve Apollo aynı zamanda da kehanetlerin tanrısıdır, üstteki sembolizmadan yola çıkarak geleceğin bilgisinin insana verildiği noktasına ulaşırız ve o zaman da pagan inançlara karşı doğan tek tanrılı semavi dinlerin kehanetlere neden karşı çıktığı anlaşılır. Tüm pagan kültürü ve gelenekleri yok etmek zorunda olan günümüzde yaşayan üç büyük semavi din ve onların uzantısındaki inançlar doğal olarak gelecekten haber vermeyi şeytansı tanımlamışlar ve korkutarak yasaklamışlardı. Apollo, kehanetlerin babasıydı ve “Orakl” merkezleri onun adına ve onurunaydı. Delphi, Claros ve Didima bunların en önemlileri ve etkin olanlarıydılar. Didima ya da “Didymaion” sözcüğü “ikiz” anlamına gelir, ikiz kardeşleri yani Apollo ile Artemis´i kasdetmektedir.



    [COLOR="black"]Didim´de 25 metrelik dev apollo[/COLOR]

    Didima´daki Apollon Tapınağı, bugün Aydın ili hudutları içinde Söke kazasına bağlı Yenihisar (Yoran) köyü mevkiidir. Tapınak, antik çağlarda Miletos´un yaklaşık 19 km. güneyindeydi. Bilindiğine göre, şimdiki Tapınağın bulunduğu yerde ünlü İyonya göçünden ve Miletos kentinin kuruluşundan önce de eski bir tapınak vardı. Arkaik Dönem´den kalan bu eski Apollo Tapınağı, krallar tarafından hatta Lidya Kralı Krezüs tarafından da ziyaret edilmişti. İlk inşaatın MÖ 8. Yüzyıl´da yapıldığı ve yaklaşık MÖ 560´larda şimdiki büyük tapınağın tasarımlandığı Alman arkeologlar tarafından ileri sürülmektedir. MÖ 5. ve 6. Yüzyıllar´da, Tapınağın etkisi azalmaya başladı. 5. Yüzyıl´da Persler Batı Anadolu´ya yani İyonya´ya geldiler. Tapınak, çevresindeki yerleşim alanı ve içerde bulunan bronzdan yapılma dev Apollo heykeli (Bronz Apollo heykeli, 25 metre yüksekliğindeydi ve çatısız iç avluda “Cella” duruyordu, çevresi mitolojik yaratıklarla süslenmişti.) Pers Kralı Darius tarafından yok edildi. Tapınak 180 yıl boyunca harabe olarak kaldı. Büyük İskender´in Persleri kovmasının ardından yeni bir yükseliş dönemi başladı. İskender Tapınağın yeniden yapılması emretti, sonra Suriye Kralı I. Sleukos, Persler´in kaçırdığı Apollo heykelini Tapınağa geri getirtti. MÖ 300´de günümüzdeki Tapınak, Efesli Paionias (Artemis Tapınağı´nın mimarlarındandı) ve Miletos´lu Daphis tarafından inşa edilmeye başlandı.



    [COLOR="black"]Didim´deki Tapınak inşaatının sonu[/COLOR]

    Ama proje çok büyük tutulmuştu, bu nedenle de tamamlanamadı, inşaat MS 200´lerde dahi bitmemiş, geçen beş yüzyıla rağmen sonuca ulaşılamamıştı. Roma İmparatorları´nın desteğine rağmen yine de inşaat tamamlanamadı, bugün dahi inşaatın eksiklikleri görülmektedir (traş edilmemiş taşlar, yivsiz sütünlar ve ücretini alamamış taş ustalarının imzalarının durması gibi..). Tapınak düz bir alan üzerinde değildir, bu nedenle yapı zaman içersinde kaymış ve bu nedenle de ön kısmına yay biçiminde bir takviye duvarı yapılmıştı. Temeller, depremlere karşı ızgara biçiminde yerleştirilmişti. Yapının ölçüleri 109.34 x 51.13 metre olarak tahmin edilmektedir. Toplam 112 sütun bulunuyordu (Bazı uzmanlara göre 124 sütün vardı). Ön girişte görülen 7 yüksek basamaklı, 3.5 metre yüksekliğindeki kaide (krepis), hem Hellenistik bir evrimin simgesi, hem de çukurda kalan o bölümü yükseltmek içindi. Tapınağın en çarpıcı yeri kuşkusuz önünde 1.45 m. yüksekliğinde bir eşik bulunan dev kapıdır. Bu büyüklük, mimari bir nedene dayanmıyordu, dini bir amaçtı ve bir kehanet merkezi olması etkindi. Tapınak, MS 200´lere kadar yarı inşa edilmiş haliyle kullanıldı; Hıristiyanlığın yayılması ve çok tanrılı inancın çökmesiyle içine bir kilise yapıldı ama bir yangın sonucunda tüm yapı zarar gördü. MS 395´de İmparator Theodosius; “tüm kehanetleri boş iş ve umut” ilan ederek yasakladı. “Orakl”ın sonu gelmişti. Bizans döneminde askeri garnizon olarak kullanıldı ve ikinci bir yangın yaşandı. 1493´deki büyük deprem tapınağa çok zarar verdi. Ve bundan sonra tamamen terk edildi; ta ki 18. Yüzyıl´a kadar… Tapınak´tan ilk kez ünlü gezginler Texier ve Nevton söz ettiler; 1858´de İngilizler, 1872´de Fransızlar çalışmalar yaptılar. 1904´ten sonra Wiagand başkanlığındaki Alman ekibi Tapınağı şimdiki haline getirdi.



    [COLOR="black"]Kutsal yürüyüşün hikayesi[/COLOR]

    Didima, bazı uzmanlara göre en büyük ve en tanınmış “Orakl” tapınağıdır. “Orakl”, Claros´da olduğu gibi kadın kahinler ya da “Orakl” rahibeleri tarafından “Hexametrik” olarak yani altı mısralık şiirlerle verilirdi. Ziyaretçiler, “Orakl”a ulaşmak için önce kutsal yolu geçmek zorundaydılar. Didima´ya gelen ziyaretçiler rahiplerin yönetiminde ayinler yaparlar, alaylar oluştururlar, geceleri meşalelerle yürüyüşler yaparlardı. Kutsama dönemlerinde Miletliler o zaman liman olan Panormas limanına gelirler, dört kilometrelik taş yolu (son iki kilometresi heykellerle süslüydü) şarkılar söyleyerek (Paion: Kutsal şarkılar) yürürler ve Tapınağa ulaşırlardı. Bu yürüyüş dört gün sürerdi. Miletos´da bulunan MÖ 200´den kalma bir yazıtta törenlerin her yıl Nisan-Mayıs aylarında yapıldığı anlaşılmaktadır. İskender döneminde, yaklaşık aynı dönemler yılbaşı olarak kabul edilmişti. Tapınağın yapıldığı yerde muhakkak bir kutsal orman bulunmalıydı ve o zamanlarda vardı. Tapınağa ince dallı ağaçların örttüğü bir yoldan ulaşılır, dev sütünların arasından geçilerek, çok büyük bir avluya girilirdi. Bu tarz, şu anda Didim´de görülmektedir. “Orakl” Rahibeleri, bakireydiler, sürekli olarak kendilerini temizlerler ve tanrısal sözcüklere her an hazır olmak için perhiz yaparlar veya oruç tutarlardı. Didim Tapınağı´nın iç avlusunda, rahibelerin yaşadıkları bölmeler görülür, iç avlunun üstü açıktır ve buranın üstünün açık olması gelenekseldi. Claros´da olduğu gibi, Didim´de de iç avluda “vahiy” yani esinlenme ayinleri yapılırdı. Rahibelerin taşıdıkları asaların tanrılar tarafından verildiğine inanılırdı. “Orakl” yani Rahibe, silindir şeklinde döner bir taş bloğa (buna Axon denirdi) otururdu. Axon, muhakkak iç avluda bulunan küçük bir kutsal kuyunun ya da yeraltı kaynağının yanında veya yakınındaydı. Rahibe, tanrıların esinini almak için, yeraltı suyundan yükselen buharı solur ve ardından “Orakl”ı anlatan mısraları söylemeye başlardı. Daha sonra “Orakl”, dış avluda bekleyen dilek sahibine uygun görülen anda iletilirdi. Rahibeler, kapının arkasında yer alan ve ortasında iki sütünun bulunduğu salona alınan dilek sahiplerine gizemli mısraları söylerlerdi. Tapınağa ibadete ve dilek dilemeye gelen halk, içeri giremez, öndeki sunağın çevresine toplanırlardı. İçeriye ancak görevli rahipler ve Apollo rahibeleri girebilirlerdi. Öte anlamda, ölümlülerin fiziksel ve ruhsal olarak içeri girememelerinin nedeni, tapınağın bir ölümsüze ait olması demekti. İskenderiyeli Herons, Antik Çağ insanlarının, tanrıların ve tanrıçaların dev kapılarda göründüklerini yazar. Aslında tanrıların dev kapılarda görülmesi inancı çok eskidir, Mezopotamya´daki Kar-Tikuti, Ninurta´daki Asur, Babil´den kalma Borsippa-Nabut ve Ezida tapınaklarında böyle kapılar vardır.



    [COLOR="black"]Orakılların varoluş sebebi[/COLOR]

    İnsanların büyük çoğunluğu için “Orakl”lar gereklidir. Sosyolog Abbott; “Yunan Orakl´ları büyük bir toplumun binlerce yıllık ruhsal gereksinimlerini yansıtırlar.” der. Günümüzdeki insanlarda olduğu gibi, o çağlarda da yaşamın gizemleri hakkında toplumun soruları vardı. Cevaplar, “Orakl”lar tarafından sağlanıyordu. Arkeo-araştırmacı Lane Fox; “Orakl müşterileri, bilmek ve tartışmak isteyen insanlardılar. Düşünce ve eylem konularında emin olmak istiyorlar ve yol gösterilmesini bekliyorlardı.” şeklinde bir açıklama getirir. Antik Çağ yazarlarından Lactantius ise, Didim Apollo Tapınağı´nda “Orakl”a “Ruh, ölümden kurtulabilir mi?” sorusunun sorulduğunu ve “Evet, bunun anlamı eterde doğmaktır (zaman ve mekan dışında), orada ebediyen varoluş vardır.” cevabının alındığını yazar. Eter, Latince bir sözcüktür ve evrenin üst düzeyini ifade eder. Ruhla ilgili bir diğer cevap ise; “Ruh bedende, acıya tahammül ederken, incinmez ve acıyı tolere eder. Beden yaşlanıp, solup ölürken ruh evrende sonsuz boşluklarda özgür kalır..” şeklindedir. Görüldüğü gibi, iki cevapta da benzerlikler vardır. İkisinde de ruhun evrende bir yerde bedenden kurtulduktan sonra özgür olarak ebediyen varolduğu yaklaşımı vardır. İnsanlar Tanrı´yı sorarlar; Tanrı kimdir ve nedir? “Orakl” bu sorulara şöyle cevap verir; “Ölümsüz tanrı, ilahidir, eterdedir, ölümsüzdür, değişmez, ebedi ve daima aynıdır.” Burada da eter göndermesi görülür yani evrenin çok üst düzeylerinde tanrı ve ruh vardır. “Orakl”lara benzeri sayısız soru sorulmuş ve benzer cevaplar verilmiştir. Dikkat edilirse verilen cevaplar, günümüzün egemen üç semavi dininin öğretilerine ve inançlarına çok benzemektedir. Aynı sorular rahiplere, hahamlara veya imamlara sorulduğunda hemen hemen aynı cevaplar alınacaktır. Bu nedenle, birçok Hıristiyan din bilimcinin “Orakl”ları dinsel amaçlarla veya inançları doğrultusunda kullandıkları görülür. Böylece, “Orakl”ların çoğu, ilk Hıristiyanlar´ın yazılarında yer alarak, bizlere kadar ulaşabildiler.



    [COLOR="black"]Kehanet nedir?[/COLOR]

    Quintus Cicero´ya göre, kehanet geleceğin açığa çıkması ve olacaklar bilimidir, ulvi ve yararlıdır. İki tür kehanet vardır; birisi bir olayın kehaneti yapan tarafından gözlenmesidir, bu özendirici ve yapay bir öngörüdür ve de çok çeşitli yöntemler kullanılır. Cicero´ya göre öteki kehanet türü, doğrudan Apollo´dan doğal veya sezgi yoluyla ilham alınmasıdır. Antik çağlarda ve hatta daha öncelerinde, kuşlarla kehanet yapılırdı çünkü kuşlar gök sakinleriydiler ve tanrılara daha yakındılar, dolayısıyla tanrıların konuşmalarını duymaktaydılar. Rüyalar aracılığı ile geleceği tahmin etmek (Oniromansi), tüm Pagan inançlarda vardı ve hatta Bergama´daki Asklepion Şifa Merkezi´nde hastaların tedavisinde yöntem olarak kullanılmıştı. Filozof Aristotle, bir rüya yorumcusuydu, rüyaları yorumluyor ve günümüz psikologlarının kullandıkları gibi kullanıyordu. Yunan ve Roma dönemlerinde Serapis Tapınakları´nda rüya yorumlatarak, şifa verilmesi bir modaydı. Roma döneminde, yüzyıllar boyunca ölülerle ilişki kurulmaya çalışıldı ve onlardan geleceğin öğrenilebileceğine inanıldı. Bir kutsal rahibenin mezarı “Orakl” haline getiriliyordu. Akhisar´da bulunan bir örnek yazıt şöyledir; “Tanrıların rahibesi Ammias ve onun çocukları; tanrıların ilhamı bu sunaktaki bakır kaplarla onun belleğindedir. Eğer birisi benden gerçeği öğrenmek isterse, bu sunağa gelip dua etmesine izin verin. O, her zaman gece ya da gündüz bütün dileklerini elde edecektir.”

    Bir diğer kehanet yöntemi, kelimelerin aslında saklı kehanetsel anlamlar içerdiğidir. Buna Yunanlılar “cledon” derlerdi, şimdilerde de “Cleomansi” adıyla, kelimeler yorumlanmaktadır. Tarihçi Plutarch, “İskender´in Yaşamı” adlı kitabında, Büyük İskender´in ordularını yola çıkarmadan önce Delphi´ye gidip danıştığını fakat kendisine verilen “Orakl”ı unuttuğu için yaşamını erken yitirdiğini yazar. Öyküye göre Delphi Kahinesi yani Pythia önce İskender´i reddeder ama Kral buna aldırmaz. Gider Pythia´yı bulur ve omuzlarından yakalayarak kendisine döndürür. Pythia Kral´a bakar ve; “Sen yenilmezsin, Oğlum..” der. Bu cümleyi işiten İskender, başka bir şey istemez çünkü istediği sözcüğü işitmiştir; “Yenilmezlik” Oysa Büyük İskender´i, bir komutan veya ordu değil, başka bir neden yenecektir ama kehanetin ötesini dinlememiştir.

    Cicero, su kaynaklarının ve ırmakların ilahi lütufkârlıkla donatıldıklarına ve yanılmazlıklarına inanıldığını söyler. Homeros´a göre, kutsal Olimpiyalılar yani tanrılar “Styx” adlı ırmakta yargılanırlar ve yalan söyleyip, söylemedikleri belirlenirdi. Kahinler ve kahineler kutsal bir suyu içtiklerinde, geleceğin esinlenmesine ulaşırlardı (Hidromansi). Bu metod, ilk kez Suriye´de geliştikten sonra Demeter ve Asklepion tapınaklarında kullanıldı. Daha birçok kehanet yöntemi vardır ama asıl önemli olan şey, insanların hemen çoğunluğunun gelecekleri hakkında çok ilkel, basit ve sıradan sorular sormalarıdır. Bunlar çoğu zaman boş sorulardır. Agis adlı birisi büyük tanrı Zeus´a battaniyeleri ve yastıkları hakkında bir soru sorar; acaba onları kaybedecek midir veya birisi çalacak mıdır? Buna karşın, tanrılar bir insana kararsız olmamasını, çalışmayı istemesini önerirler. Çocuk balıkçı babası gibi olmalı ve balık tutma bilgisini öğrenmelidir. Yani önce insan kendi gücüyle herşeyi yaptığından emin olmalıdır…



    [COLOR="black"]Kehanet nasıl yapılıyordu?[/COLOR]

    Apollo Tapınakları´nın danışmanları yani kahinler ve kahineler, ilkönce kendilerini kutsal suyla yıkamak zorundaydılar. Tapınakların önünde, “pelanos” denen bir ücret ödenirdi. Pelanos, kehanet yapacaklara yönelik bir ön sunuydu, Plutarch tapınakların önünde, hayvan kurban edildiğini de yazar. Halktan 7 “drachma” ve 2 “obol” alınırdı. Özel istekler için 6 obol ödeniyordu. Bir drachma, 6 obol ediyordu. Daha üst düzeydeki istek sahiplerinden, onbir kez daha fazla ücret alınırdı. Bir diğer hazırlayıcı test ise, Apollo´nun izin verip vermeyeceği yönündeydi. Bunun için kurban edilecek olan keçi, kutsal suyla yıkanırdı. Eğer kurban hareketsiz kalırsa, Apollo isteği onaylamıyordu, eğer kurban çırpınır ve kurtulmaya çalışırsa Apollo isteği onaylıyordu ve cevap verilebiliyordu. Bundan sonra hayvan sunağa yatırılır ve kesilirdi. Pythia´nın yani kahinenin bulunduğu yere geçilemediğinden, kurbanlar kesildikten sonra içeri yollanırdı. Bu arada, soruyu soran kişi sorusunu yazılı olarak görevli rahibe verirdi. Rahibelerin söylediği Apollo´ya övgü şarkıları arasında, rahip soru kağıdını özel rahibeler aracılığıyla, Apollo ve Dionysus heykellerinin bulunduğu özel bölmede bulunan Pythia´ya gönderirdi. Pythia, üç ayaklı bir sehpada veya taburede otururdu. Tanrı Dionysus, transı simgeliyordu, üç ayaklı sehpa Apollo´nun simgesiydi ve onun oturduğu yer olarak kabul ediliyordu. Pythia´nın içine Apollo´nun geldiğine inanılıyordu. Her kehanetten önce Pythia, bir kez daha yıkanıyor ve temizleniyordu, kutsal defne yaprakları çiğniyor ve kutsal sudan içiyordu. Özel kokular arasında Pythia, transa geçiyor ve tanrısal kattan gelen kehaneti içeren kutsal sözcükleri haykırarak söylüyordu. Trans esnasında Pythia´nın söylediği sözcükler ilk bakışta, saçmasapandı. Pythia´nın çılgınca hareketleri, bugünkü anlamda “self-hipnoz” yani kendi kendine hipnoz olarak tanımlanmaktadır. Pythia´nın anlaşılmaz sözcükleri doğal olarak yorumlanmaktaydı. Aslında Pythia´lar birer medyumdular ama dönemin tarzına uygun olarak şiirsel bir dille yani mısralar halinde kehanet yapıyorlardı. Pythia´nın kehanetleri rahibeler tarafından yazılıyor ve bir kopyası müşteriye verilirken, öteki kopyası tapınağın arşivinde saklanıyordu. Ne yazık ki, bu arşivden geriye birşey kalmadı.



    [COLOR="black"]Dişi kahinler

    Sibıllar, Bakisler ve Pythialar [/COLOR]


    Sibıllar, kutsanmış dişi kahinlerdiler ve onlara “Bakis” denirdi. Geçmişlerinin MÖ 8. Yüzyıl´a kadar uzandığı bilinmektedir. Sibıllar ve Bakisler Apollo Tapınakları´nın çok öncelerindeki ilk Pythialar´dılar. İlk Pythialar´ın MÖ 7. Yüzyıl´da ortaya çıktıkları sanılıyor. Sicilyalı Diodorus´a göre, “orakl”lar yani kahineler bakire olmak zorundaydılar çünkü fiziksel saflıkları önemliydi; aynı zamanda da Artemis ile de ilişkiliydiler. Pythialar daha genç bir kızken seçilirler ve yaşlılar tarafından yetiştirilirlerdi. Seçim genelde soylu ve saygın bir aileden yapılırdı. Ama bazen, aileye çocukken girmiş fakir ailelerden gelen kızlar da Pythia olurdu. Önemli olan başka bir konuda eğitilmeden Pythia eğitimine girebilmekti. Bir Pythia Apollo´nun karısı sayılırdı, antik zamanlarda Pythia´nın doğumu Mart veya Nisan başları olan 7. ayda (Bysios) kutlanırdı. Sonraki dönemlerde kutlamalar kış aylarında yapıldı. Çok önemli kehanetler, dinsel takvimlere göre yapılır ve uygun zaman beklenirdi. Çok fazla talep olduğunda aynı anda üç Pythia´nın görev yaptığı biliniyor. Fakat MS 2. Yüzyıl´dan sonra “Orakl”lar azalmaya başlayınca, ortada tek bir Pythia kaldı. Ve Hıristiyanlığın ışığı parladıkça, Pythia´nınki sönmeye başladı. Artık Pythialar yaşamıyorlar ve tabii Apollo´da… Ama “Orakl”lar onların yeniden doğacaklarını söylemişlerdi. Kimbilir ne zaman?[/COLOR]


  3. #63
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    39
    Mesajlar
    52,911

    "Ölüler Kitabı" ve Ötesi

    [COLOR="Blue"]

    Eski Mısır´da ölüm ve ötesyle ilgili kaynaklar Piramit ve Tabut yazıtlarıdır, bütün bunlar “Ölüler Kitabı” denen ölüm, ölüme geçiş ve ölümden sonra yaşamla ilgili kuralları ve düzeni anlatan bütün bir bilgi veya inanç sisteminin parçalarıdırlar. Mısırlılar ölümden sonra yeniden dirileceklerine inanırlardı, Osiris´in yeniden doğması ve onun kişiliğinde simgelenen kış ve bahar örneklerindeki gibi. İnsan beden ve ruhtan oluşuyordu, her ikisi de ölümden sonra ebedi olarak kalabilirdi, yeter ki ölümden sonra insan Osiris´in önünde günahlarını bağışlatsın ve saf olarak cennette kalabilsin. Osiris, insanın kalbini bir tüy ile tartarak samimiyetini ölçerdi, eğer ölü insan bu ölçümde başarısız olursa aç, susuz ve güneşsiz olarak ebediyen mezarında kalırdı. Osiris´in sınavlarından başarıyla geçebilmek için bazı yöntemler uygulanırdı, örneğin mezarlara yiyecek ve tanrıları sevindirecek tılsımlar konurdu. Ayrıca, balık, yılan, hamamböceği gibi böcekler rahipler tarafından kutsanarak ölüye yardımcı olurlardı. Ama en önemlisi, “Ölüler Kitabı” nın satın alınıp mezara konmasıydı. “Ölüler Kitabı” ölüm rahiplerinin yazdıkları dua ve yöntemlerle, Osiris´i sakinleştirecek ve hatta aldatacak önerilerle doluydu. “Ölüler Kitabı” örneklerinden yüzlercesi papirüs rulolar halinde mezarlardan çıkarılmıştır ve en eskileri Piramitler Dönemi´ne aittir yani MÖ 2500´lere. Mısır inançlarına göre tüm bilgiler veya bilim bilge tanrı ve yazman Toth tarafından yazılmıştır. Bugün dahi bazı mistik-pagan çevreler Tarot Kartları´nın kökeninin Toth kültünden kaynaklandığına inanırlar.[/COLOR]


  4. #64
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    39
    Mesajlar
    52,911

    Gizemli Mezar – 1

    [COLOR="Blue"][COLOR="black"]Tarih: İÖ yaklaşık 1335-1322
    Yer: Amama ve Thebes, Mısır
    [/COLOR]

    [COLOR="Black"]GASTON MASPERO, 1907[/COLOR]

    Amerikalı Theodore M. Davis’in Thebes’deki Krallar Vadisi’nde yaptığı kazılarda 1907 Ocak ayında bir mezar bulundu. Burası Mısır’daki mezarların çoğu gibi karışık ve hasarlıydı ama bu kere bunun nedeni mezar soyguncuları değil, anlaşıldığı kadarıyla eski çağlardaki resmi faaliyetlerin sonucuydu. Mezarı o hale neyin getirdiği sorusu Mısırbilimciler’i yaklaşık yüz yıldır meşgul etmiştir ve günümüzde bile en az araştırmacı sayısı kadar da “çözüm” vardır.

    Resmi numarası KV55 (Krallar Vadisi 55) olan mezar bir merdiven, bir koridor ve bir tek odadan oluşmaktadır. Mezarın çevresinde dağınık duran pek çok eşya vardır. Bunlardan en büyüğü, aslında III. Amenophis’in karılarından biri olan Kraliçe Tiy’in lahdinin çevresi için oğlu Ahenaton (ÎÖ 1353-1335) tarafından yaptırılmış olan türbenin sökülmüş parçalarıdır.

    Ahenaton, Mısır’ın geleneksel dinini kaldırıp yerine Aton olarak bilinen bir tek güneş tanrısına tapınmayı getirdiği için “sapkın firavun” olarak bilinir. Odanın çevresine dört koruyucu tılsım (”sihirli tuğla”) yerleştirilmiştir ve bunların birinde de firavunun adı yazılıdır. Odanın kuzey duvarındaki bir nişte, kapaklı dört küp Ahenaton’un küçük eşi Kiya’nın iç organlarının saklanması için konulmuş ama üzerlerindeki yazılar silinmiştir. Mezarın döşemesi üzerinde bulunan kil mühür izlerinde Ahenaton’un halefi Tutankhamon’un (İÖ 1333-1323) adı yazılıdır.



    (Solda) Yüz, Tutankhamon’un tabutlarından ikincisine çok benzemektedir. Kartuşların çıkartılıp yenilerinin takılmasından bunun Tutankhamon’dan başka bir kral için yapıldığı bilinmektedir. (Sağda) Tabut özellikle tanınmaz hale getirilmiş, yüzü ve üzerindeki bütün adlar silinmiş.

    [COLOR="black"]ESRARENGİZ MUMYA[/COLOR]

    Mezardaki en önemli şey Kiya için yapılmış ama bir kral için değiştirilmiş olan tabuttur. Ancak bu kralın adı, her geçtiği yerde silinmiş ve tabutun altın yüz maskesi çıkartılmıştır. Tapınak da benzer biçimde hasar görmüş, Ahenaton’un resimleri ve adları çıkarılmıştır. Tabutun içinde rutubet yüzünden çok kötü hasar görmüş bir mumya vardı.

    Tabutu ilk inceleyen bilim adamları, çökmüş kasıkları nedeniyle bunun bir kadın cesedi olduğunu ilan ettiler, Davis de bunun üzerine mezarı “Kraliçe Tiy’in Mezarı” olarak adlandırdı. Ancak bu adı taşıyan kitabı çıktığında, daha ayrıntılı bir inceleme sonunda cesedin bir erkeğe ait olduğu anlaşılmıştı. Evrensel kanıya göre bu Ahenaton’un mumyasıydı. Ölümünden sonra anısı lanetlendiği için tabuttaki ve tapmaktaki adlan silinmiştir.

    Ancak başka araştırmacılar ise, mumyanın Ahenaton’un son yıllarında kendisiyle birlikte hüküm süren ve ölümünden sonra “sapkın firavun” gibi hakarete uğrayan Smenhkare olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu kişi ile, aynı dönemde ortaya çıkmış Neferneferuaten adlı bir diğerinin kimlikleri konusunda büyük tartışmalar olmuştur. Kanıtlara getirilecek en iyi yorum, ikisinin de aynı kişi olduğu ve üç yıllık ortak hükümdarlığı sırasında adını değiştirdiği olacaktır.

    1922′de Tutankhamon’un mezarının bulunmasıyla çok önemli ek kanıtlar elde edilmiştir. Tutankhamon’un mumyası, onunla KV55′ in yakın akraba olduklarını -ya kardeş ya baba oğul- ortaya çıkarmıştır, ikincisi, mezarda özgün olarak Smenhkare için yapılan ama hiç kullanılmamış çok sayıda nesne vardı: Özellikle Smenhkare’nin iç organları için dört minyatür tabut ve tam boy tabutlarından biri.

    Hepsinin üzeri Tutankhamon için kullanılmak üzere yeniden yazılmışsa da, hem kral adlarının bulunduğu yerde özgün sahibinin izleri vardı hem de tabutların üstündeki yüzler Tutankhamon’un yüzü değildi. Bütün bu nesnelerin Krallar Vadisi’nin 55 numaralı mezarında, bir zamanlar Kiya’ya ait olan malzeme ile temsil ediliyor olması, o mezarın içindekinin Smenhkare olduğuna inanan bazı araştırmacılarca önemli bulunmuştur.

    Diğer araştırmacılarsa, mumyanın Ahenaton’a ait olduğunu iddiaya devam etmişlerdir. Çeşitli anatomi uzmanları, 20′yle (Smenhkare’ye daha yakın) 30-40 (Ahenaton’a yakın) arası değişen rakamlar buldukları için mumyanın ölüm yaşına ilişkin tahminler de pek yararlı olmamıştır.

    Mezarın tarihine ilişkin pek çok senaryo üretilmiştir. Ortak noktaları mumyanın, artık her kimse, Ahenaton’un inşa ettirdiği Thebes’in 300 kilometre kuzeyindeki yeni başkent Tel el-Amarna’da gömülmüş, sonra kentin terk edilmesinin ardından çıkartılıp KV55′e taşınmış olduğudur.



    KV55′in bu krokisinde malzemelerin mezar içinde dağınık bir halde atıldığı ve çoğunun aşağı inen koridoru tıkayan molozların üzerinde yattığı görülüyor.[/COLOR]


  5. #65
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    39
    Mesajlar
    52,911

    Gizemli Mezar – 2

    [COLOR="Blue"][COLOR="Black"]İKİ ÇÖZÜM[/COLOR]

    Tutankhamon’un hükümdarlığının yarısına doğru Amarna başkentlikten çıkarılmış ve onun ölümünden sonra da terk edilmişti. Böylece KV55′in kuruluşu Tutankhamon’un hükümdarlığının ortalarıyla mührünün geçerliğini kaybetmiş olacağı gömülmesine kadar geçen zaman içinde bir noktada gerçekleşmiş olmalıdır.

    Bir görüşe göre Smenhkare ve/veya Ahenaton ve onunla birlikte Amarna’da gömülmüş annesi Tiy, hükümet kenti terk eder etmez KV55′e taşınmışlardır. Mezarın içindekileri böyle hasara uğratanların ya 19. Hanedan’ın anti-Atoncu kralları ya da IX. Ramses’in memurları olduğu sanılmaktadır. Belki de firavunun yandaki mezarının inşası sırasında KV55, bir kere daha keşfedilmiştir.

    Bu senaryoya göre Tiy’in cesedi çıkartılıp başka bir yere gömülmüş ve türbesinin bir kısmı tek açık giriş koridoruna takılıp sıkışınca orada bırakılmıştır. Bir mumya daha çıkarılmış ve kalanının kimliğini gösteren işaretler de silinmiş olabilir. Mezar kapatılmadan önce türbedeki Ahenaton resimleri silinmiş ve mezarın son sakini orada ebedi bir karanlığa terk edilmiştir.

    Bir başka seçenek de, bu taşıma işinin Tutankhamon’un ölümünden sonra ama gömülmesinden önce yapılmış olmasıdır. Ahenaton’un anıtlarının daha Tutankhamon’un yaşadığı sıralarda imhasına başlandığı artık açıkça anlaşılmaktadır. Tahtta Ahenaton’un oğlunun bulunması gerici güçleri frenlemiş olmalıdır. Ancak Tutankhamon’un ölümüyle bu baskı yok olmuş olacaktır.

    Bu senaryoya göre KV55′teki ceset daha ilk baştan adsız olarak bu yeni mezarına yerleştirilmiştir. Sonra gerçekleşen dağınıklık da IX. Ramses’in ekonomik sıkıntılarla geçen iktidarında mezarın yeniden keşfedilmiş olmasının sonucudur. Altın peşinde olan memurlar altın eşyayı oradan çıkarmak istemişler, sonra türbenin bir kısmının giriş geçidini tıkamasıyla girişimleri yarıda kalmıştır.



    (Solda) KV55 odasının, bulunduğu zamanki durumu. Sol kısımda, türbenin bazı panoları duvara yaslanmış durumda görünüyor. Onların ilerisinde de tabut var. Duvardaki nişte kapaklı küpler duruyor. (Sağda) KV55′teki kapaklı küpler Kiya için yapılmıştı. Bunların yazıları iki aşamada kaldırılmıştır. Önce Kiya’nın adı ve unvanları, sonra da Ahenaton ile Aton’unkiler silinmiştir.

    [COLOR="black"]BİR ÇÖZÜM MÜ ?[/COLOR]

    Mumyanın Ahenaton’a ya da Smenhkare’ye ait olması durumunda her iki temel senaryo da uygulanabilir ama geriye iki temel soru kalmaktadır: Bir kral neden bir kadının gayet süslü bir biçimde değiştirilmiş tabutuna konulmuştur ve kendi tabutu ne olmuştur?

    Yapılan değişiklikler tabutun yazılarının Atoncu metinlerini değiştirmemiştir, bu da tabutun bir firavunun gömülmesi için Ahenaton’un iktidarında hazırlandığını göstermektedir. Ahenaton ölümünden çok önce tamamlanmış bir dizi tabuta sahip olmalıydı ve tunlar da mutlaka kendisi için kullanılmıştır. Ancak daha önce de gördüğümüz gibi, Smenhkare kendisi için en azından bir tabut ha-zırlatmışsa da bunun içinde gömülmemiş, onun tabutu genç kral Tutankhamon için kullanılmıştır.

    Smenhkare daha sonra Neferneferuaten adını almışsa da, koyu bir Atoncu değildi. Cenaze levazımatı tümüyle gelenekseldi ve tapınağında geleneksel tanrıların başı olan Amon’a tapılırdı. Ancak onun, Atoncu devrimin başı olan babası Ahenaton daha yaşarken öldüğü anlaşılmaktadır.

    Ahenaton’un Aton dışında tanrılara karşı hoşgörüsüzlüğü -ki, çoktanrılı anıtları imha etmesinde görülmektedir- gözönüne alındığında Smenhkare’nin kendisi için hazırladığı geleneksel malzemeyle gömülmesine izin vermemiş olması mümkündür.

    Eğer bu böyle olmuşsa, o zaman mumya ve iç organları için farklı kaplar gerekecekti. O zaman da bir zamanlar Kiya’ya ait olan “dini açıdan doğru” malzeme genç kral için değiştirilmiş ve cenazesinde kullanılmıştır. Cesedi Amarna’da Kraliçe Tiy’in türbesine yakın bir mezara konulmuştur. Mumya son olarak da buradan Krallar Vadisi’ne taşınmıştır.

    Şu anda Kahire Müzesi’nde yalnızca KV55 tabutunun kapağı bulunmaktadır. Alt kısmının çürümüş kalıntılarında olması gereken altınlarının, Birinci Dünya Savaşı sırasında müzeden çalındığı anlaşılmaktadır. Bu altınlar, daha sonra Almanya’da ortaya çıkmıştır. Doğrulanmamış haberlere göre burada Smenhkare’nin sağlam bir kartuşu da bulunmaktadır. Sorunun bu yanının, tabutun altı sonunda gerçek sahibi olan Kahire Müzesi’ne iade edildiğinde çözümlenmiş olacağı umulmaktadır.

    Mısır deyince ilk akla gelen kadın adlarından olan Nefertiti de Ahenaton’un karısıydı. Ahenaton başşehri Tel el-Amarna’ya taşıdığında, Nefertiti de altı kızıyla birlikte oraya taşınmış ve kocası gibi yalnızca yeni tanrı Aton’a tapınmaya başlamıştı.



    KV55 mezar odası. Kapağı çıkarılmış tabut odanın bir ucunda, türbenin panoları sol duvara yaslanmış ve yere atılmış.



    (Solda) KV55′teki kafatasının nemes başlığıyla tamamlanmış biçimi. (Sağda) Sağda KV55′in içindeki kimliği belirsiz kafatası.[/COLOR]


  6. #66
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    39
    Mesajlar
    52,911

    İslamda Cin,Sara,Sihir Ve Büyü – 1

    [COLOR="Blue"]


    Cinler, duyularla idrak edilemeyen, insanla melek arasında yer alan, insan gibi bilinç ve iradeye sahip ve yaptıklarından sorumlu, ateşten yaratılmış görünmez varlıklardır. Sözlükte cin, örtülü, gizli şey anlamlarına gelir.

    Cinlerin varlığı Kur’an-ı Kerim ve sünnetle bildirilmiştir.

    Turunç bulunan eve cin girmez. Bu yüzden Hanefi Hazretleri, kendisine cin musallat olanlara “Evinde turunç bulundur. Çekirdeklerinden de tespih yaparak üzerinde taşı” demiştirler.

    “Cinler üç çeşittir:

    1. Kimisinin kanatları vardır, havada uçarlar.

    2. Kimisi yılan ve akreplerdir.

    3. Kimisi de konar-göçer olanlardır.” Hadis-i Şerif

    “Şeytan, üzerine Allah’ın adı zikredilmeyen (besmele çekilmeyen) yemeği kendine helal sayar.” Hadis-i Şerif

    Yemeğinin son lokmasına kadar Besmele çekmeyen adam son lokmasına da Besmele çekince ( Bismillahi evvelehü ve ahirahü) Rasülullah (SAV) “Şeytan onunla yemeğe devam etti. Ne zaman ki Allah’ın adını zikretti, şeytan karnındakileri hep kustu” buyurdu.

    Cinler soğuktan ve sudan etkilendikleri, hatta zarar gördükleri için sıcak yerlerde; Müslümanları temiz, Müslüman olmayanları ise pis yerlerde yaşarlar.

    Çöller vadiler, harabeler, terkedilmiş yerler, mezarlık, hamam vs yerler cinlerin yaşadıkları mekanlardır.

    Cinlere istedikleri şekle girme izni verilmiştir. Cinleri biz;

    1. Kendi asli şekillerinde,

    2. İnsan şeklinde,

    3. Çeşitli hayvan şeklinde görürüz.

    Cinlerle dost olmaya hiç özenilmesin. Çünkü cinlerin getireceği zarar, yararlarından daha çoktur. Cinlerle ilişkiye girenlerin ya hasta olmuş, ya da delirmiş oldukları örülmüştür. Son nefeste (Allah korusun) imansız gitme tehlikesine yol açabilirler.

    Cinlerin çeşitli şekil ve suretlerde insanlara görünmelerinin asıl sebebi, onlardaki büyüklenme, şımarıklık, alt etme ve üstün gelme gibi sıfatlardır. Bu çirkin sıfatlarından dolayı da kendi aralarında da sık sık kavga ederler.

    İnsanlar cinlerden nasıl korkup çekiniyorlarsa, cinler de insanlardan aynı derecede korkup çekinirler. İnsan son derece güçlü ve dayanıklı yaratılmıştır. Sonra insan ruhunun üstünlüğü ve meleklerinin çokluğu, onun üstün olmasını gerektirmiştir. Yeryüzündeki eserler, insanlar tarafından oluşturulmuştur. Cinlerin, hiç elle tutulur eserleri yoktur. Bu da insan için bir üstünlüktür.

    Cinlerin ömürleri sanıldığı gibi uzunda değildir. İnsanlar tarafından azarlanırlarsa telef olurlar. Bu nedenle cinler, insanlara karşı haset ederler. Böylece insanlara zarar vermeye çalışırlar. Fakat özellikle, mücadeleci, iradesi güçlü, inatçı ve Allah’ın veli kulları, cinlerin en çok korktukları insanlardır. Bunlara karşın iyi ve merhametli Müslüman cinler vardır. Müslüman insanlara yardım etmek isterler ama onlardan korktukları için onlara yanaşmaktan çekinirler.

    Cinlerin insanlara ezeli düşmanlıkları vardır. Bunun sebebi, babaları İblis’in Allah (c.c)ın secde emrine uymaması sebebiyle kovulanlardan olması, bunun sebebini Hz. Adem olarak görmeleridir. Bu yüzden insanlara zarar vermek isterler.

    “Size, şeytanların kimlere inmekte olduklarını haber vereyim mi? Onlar günaha düşkün her yalancıya inerler.” (Şuara / 221-222)

    Şeytanlar, küfre düşürerek kendilerine bağladıkları insanları öldükten sonra da rahat bırakmaz; bedeni çürüyüp toprağa karışıncaya kadar onun ruhuyla, tıpkı çocukların topla oynadıkları gibi oynarlar. Bu Allah’ın kafirlere berzahtaki cehennem azabını tattırmadan önce verdiği başka bir azaptır.

    “Şeytan, insan oğlunun damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşır.” Hadis-i Şerif

    Cinlerle evlenmek mümkündür. Fakat Hanefi alimleri, cinlerle insanların evlenmesini kerih görür, böyle bir evliliğe izin vermeyen, bununla beraber evlilik meydana gelmişse, bunu da hükümsüz sayanlar grubunu oluştururlar.

    Cinler uzak mesafelerden ve geçmişten haber getirebilirler, ama bu haberlerinin doğru olacağı kesin değildir. Olayları hayal ettikleri gibi, yalan anlatırlar.

    Kızı kaybolan adam şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerine gider, olanları anlatır. O’da “Kerh’in harabelerine git, ‘Bismillah, Şeyh Abdülkadir’in niyetine’ diyerek bir daire çiz ve oraya otur. Bir müddet sonra cinler, sonra da onların padişahları gelecek. Seni benim gönderdiğimi söyleyerek, derdini anlat” der. Adam, Şeyhin dediklerini yapar, anlattıkları gerçekleşir. Çizdiği daireden içeriye giremeyen cinlerden sonra padişahları gelir. Adam cine Şeyh tarafından gönderildiğini söyleyince Cin, adama derdini sorar. Adam da kızının kaçırıldığını söyler. Cinlerin padişahı “Bunu hanginiz yaptınız” diye diğer cinlere çatar. Marid adında bir cin kızla gelerek, onu çok güzel bulduğu için kaçırdığını söyler. Padişah tarafından Marid’in boynu vurulur.

    Cinler, insanların ilim meclislerinde bulunurlar.

    Cinler de ilim ve irfan az, manevi incelikleri anlamakta da kudretsizdirler.

    Cinler, bedenine girdikleri insan ve hayvan gibi konuşurlar, kimisinin sesi daha kalın veya ince olduğu için bazısının bedendeki sesleri aynı çıkmaz.

    İnsanlar, cinleri göz hapsine alabilirler. Cinleri gördüklerinde, gözlerini kırpmadan, sağa sola bakmadan sadece cine bakarlarsa, cin kaçmak için o insanın bakışlarını çevirmesi için telaşlanır; çünkü korkarlar.

    Muhannesler, yani kendisinde hem erkeklik ve hem de dişilik belirtileri olanlar cinlerin çocuklarıdır. Hayızlı iken kadın cinsel ilişkide bulunur, hamile kalır ve çocuğu olursa, işte bunlar muhannes, yani cinlerin çocuğu olurlar.

    Cinlerin sebep oldukları bütün hastalıklara cin çarpması denir. Bu hastalıklar ya bedende fonksiyon ya da davranış bozukluklarına sebep olurlar. Bunlar ilaçlarla ya da Medine hurması, turunç, limon ve çörek otu ile iyileştirilir. Bu hastalara Kur’an-ı Kerim okunduğunda nur soğuk olduğu için buna dayanamayan cinler hastayı terk ederler.

    Sar’a hastalığı sebebi bilinene ve bilinmeyen diye ikiye ayrılır. Sebebi bilinen sar’a bedeni bir arızadan kaynaklanır. Sebebi bilinmeyen ise cinlerden kaynaklanır. Bunun delilleri:

    1. “Riba (faiz) yiyenler, (kıyamet gününde) ancak şeytanın dokunarak çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.”

    2. Namazda nerede kaldığını unutmak şeytandandır.

    3.Kardeşinde delilik olduğunu söyleyen adamın kardeşine Rasulullah (S.A.V) Efendimiz şu sure ve ayetleri okumuştur:

    a. Fatiha Suresi

    b. Elif-lam-mim

    c. Bakara/ 163. Ayet

    d. Ayete’l Kürsi

    e. Amener’r-Rasulu

    f. Al-i İmran/ 17. ayet

    g. A’raf/54. Ayet

    h. Müminün / 118. Ayet

    i. Cin suresi / 3. Ayet

    j. Saffaf / İlk 12 ayet

    k. Haşr Suresinin son üç ayeti

    l. İhlas

    m. Felak

    n. Nas Sureleri

    Cin çarpması ve sar’anın sebepleri:

    1. Cinlerin insanlara aşık olmaları

    2. Sihir ve büyü

    3. Cinlerin üzerine soğuk veya sıcak su dökmek

    4. Yer yarıkları ve haşarat deliklerine akıtmak

    5. Cinlerin üzerine yüksek bir yerden düşmek veya bir ağırlık düşürmek

    6. Cinlerin keyfi tutumları

    Cinler kibir ve düşmanlıkta ileri giden varlıklar oldukları için, kendisine aşık oldukları insanlarla ilişkiye giremediklerinde, onları hastalandırır veya öldürürler.

    Kendisine sihir ve büyü yapılan insanlar ya hastalanır ya evinde huzursuzluk duyar ya da kazancında eksilmeler oluşur.

    Akşam sokağa su döken delikanlı, “vay anaam” diye ses işitir. Geceleyin yattığında kapısını bir genç kız, biri yaşlı ikisi genç üç adamın açtığını görür. Kız, “ayağıma su dökerek beni topal bırakan bu” diyerek delikanlıyı gösterir. Gençler delikanlının ensesine vurur, ağzını burnunu kanatırlar. Aradan birkaç gün geçtikten sonra kız gelir ve çok güzel bulduğu bu cin kızla delikanlı evlenirler; iki çocukları olur.

    Ebu Bekir el-Cezairi, küçükken ablasıyla iple hurma salkımlarını evlerinin altından dama çekerken, ablası yanlışlıkla salkımı düşürdü. Ondan birkaç gün sonra ablası geceleri boğazı sıkılarak uyanmaya başlar. Bir gün ablasının ağzından, hurma salkımının üzerine düştüğünde nasıl rahatsız olduğunu anlatır. Bu boğaz sıkma işkencesi on yıl sürer ve bir gün uykusunda cin, kızı boğarak öldürür.

    Cinlerin insanların bedenine girmesini kolaylaştıran etmenleri:

    1. Aşırı kızgınlık ve öfke

    2. Aşırı korku ve heyecan

    3. Aşırı şehvet

    4. Aşırı gaflet

    “Bir mümin kulun, sırf Allah rızasını istemek için yuttuğu öfke yudumundan, Allah katında sevap bakımından daha büyük bir yudum yoktur.” Hadis-i Şerif

    Bilinçli bir Müslüman, cinlere ve şeytanlara, kendisine hükmetme fırsatını hiçbir zaman vermez.

    Cinler insan bedenine ağız, burun, kulak ve rahim yoluyla girerler.

    Çarpılan kimse, çarpılmanın cinlerden olduğunu anlarsa, hemen su dökünmelidir.

    Cin çarpması üç aşamalı bir yöntemle tedavi edilirler:

    1. Tedaviye hazırlık ve teşhis

    2. Tedavi

    3. Tedavi sonrası

    Bazı sorular sorulan cin çarpmış hasta, bir odaya alınır. Bir bardak suya Saffat süresinin ilk on ayeti bir defa, yine aynı sürenin 158. Ayeti yedi defa okunur. Sağ elin şahadet parmağı bardağın içindeki suya değdirilir.

    Tedavi eden sağ elini hastanın başına temas ettirerek, rukyeyi yüksek sesle tane tane okumaya başlar. Rukye, tedavi amacıyla hastaya okunan süre ve ayetlere denir.

    Rukye okunurken hasta saldırganlaşır. Bunun sebebi rukyeden cinin rahatsız olmasıdır. Cin ile hastanın ağzıyla konuşularak, onun insanı terk etmesi istenir. İslam anlatılır. Cin gene çıkmazsa dövmekle tehdit edilir. Hastanın omuz, sırt, bacak ve kol bölgelerine vurulur. Cin bu sırada çok acı duyar.

    Eğer bunlara rağmen çıkmazsa cine lanet okunur. (Allah’ın, meleklerin ve insanların laneti)

    Cin, hastayı terk ettikten sonra geri dönmesini engellemek için günahlardan uzak durmaları, namaz kılıp, sürekli abdestli bulunmaları tavsiye edilir.
    [/COLOR]


  7. #67
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    39
    Mesajlar
    52,911

    İslamda Cin,Sara,Sihir Ve Büyü – 2

    [COLOR="Blue"]

    İslam Dini’nin temeli iman, direkleri namaz, duvarları hac ve zekat, kubbesi Allah yolunda mal ve can ile cihat ve süsü güzel ahlaktır.

    “Ümmetimden bazı kimseler çıkacak, bunlar zina etmeyi, ipek elbise giymeyi, şarap içmeyi, çalgı aletlerini çalarak eğlenmeyi helal sayacaklardır.” Hadis-i Şerif

    Büyü, din dışı dua ve hareketlerle insan, hayvan ve tabiat olayları üzerinde bir çeşit tasarrufta bulunmak demektir.

    İslama göre sihir ve büyünün aslı ve temel kaynağı cin ve şeytanlardır.

    Cinler, büyülerinin yerine gelmesini isteyen insanlardan şunları yapmasını isterler:

    1. Kuran ayetlerini ayaklarının altına yazmak

    2. Kuran’ın üzerine oturmak veya apış arasına bağlamak

    3. Ayetleri pis olan şeylerle yazmak

    4. Ayetleri ayak altlarına bağlayıp tuvalete girmek

    5. İdrarıyla abdest almak

    6. Ateşe, güneşe secde etmek

    7. İçki, uyuşturucu, homoseksüellik, mahremiyle ve hayvanlarla cinsel ilişkiye girmek

    8. Hiç yıkanmayıp saç, sakal ve tırnak kesmemek

    9. Kızını karısını cinlere teslim edip küçük çocuk kesmek ve bazı organlarını yemek

    10. Kan için, cin ve şeytanlar için kurbanlar kesmek.

    “Onlar (sihirbaz ve büyücüler) birine ancak Allah’ın izni ile sihir yaparak zarar verebilirler.” Bakara/ 102

    Sihir ve büyüyü, yapan, yaptıran, yapılmasına sebep olan herkes günahında ve cezasında ortaktır.

    Peygamber (SAV) Efendimize büyü yapılmış, bu yüzden hasta olmuştu. Cebrail (a.s) kendisini büyüleyenin sihir düğümünü kuyuya attığını söyledi. Düğüm çözülünce kendine geldi.

    İbadetleri çok olduğu için nuru çok olan insanlara büyünün tesiri çok az olur. İbadet nuru az olanlarda ise büyünün tesiri çok fazladır.

    “Bir kahine gidip de ondan bir şey soranın kırk gün namazı kabul edilmez.” Hadis-i Şerif

    “Üç sınıf insan cennete giremez: 1. Devamlı içki içen 2. Büyücünün sözlerine inanan 3. Yakınlarıyla ilişkiyi kesen” Hadis-i Şerif

    Kuran ile sihir ve büyü etkisiz kılınabilir.

    İnsan hangi dinden olursa olsun, uzun süre metotlu bir şekilde aç kalırsa, su üstünde yürümek, havada uçmak, ateşe girip yanmamak gibi acayip işleri yapabilir. Çünkü;

    “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” Necm/ 39

    Azimet, büyü yapma ve cinleri davet etme amacıyla düzenlenmiş dua demektir.

    “Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayacaktır. Kafirler hoş görmeseler bile.” Saf/ 8

    Büyü çeşitleri:

    1. Öldürme büyüsü

    2. Hastalık büyüsü

    3. Nefret ettirme ve ayırma büyüsü

    4. Muhabbet ve birleştirme büyüsü

    5. Kadın ve erkekliği bağlama büyüsü

    6. Kanama büyüsü

    7. Delirtme büyüsü

    8. Hamileliği önleme ve düşük yaptırma büyüsü

    9. Hayvanları öldürme büyüsü

    10. Bir hırsıza çaldığı şeyi geri getirme büyüsü

    11. Evinden kaçan insanları geri getirme büyüsü

    12. Bir yeri harap etme ve içinde oturanları göçe zorlama büyüsü

    Karia ve Hümeze Sureleri de cinlere müthiş azap verir ve onların yanmasına sebep olur.

    Göz değmesi için okunacak sureler: 1. Fatiha suresi 2. İhlas 3. Felak 4.Nas sureleri 5. Ayetel kursi 6. Kalem suresinin 51. Ve 52. Ayetleri

    Kalem suresinin 51. Ayeti ile bu dualar temiz bir kağıda yazılarak muska şeklinde küçük çocuklara asıldığında nazarı önler.

    Berzah alemi, ruhların dünyaya gelmeden önce eğleştikleri ve öldükten sonra da varacakları aleme denir.

    Ruh çağırma seanslarında, gelen ruh değil, bir cin veya şeytandır. Bunun ispatı kendisine Kuran okutmak istediğinizde ya da siz okuduğunuzda savuşmalarıdır

    Hipnoz edilerek önceki hayatları (İslam’da reenkarnasyon yoktur) hakkında bilgi alınmaya çalışan insanlar, o anda içlerine giren cin tarafından konuşturulur. Yani, önceki bedenini anlatan, bunda doğru değildir. Çünkü, o olayları içine giren cin anlatır.

    Hipnoz, yapay bir uyku halidir. Hipnoz yoluyla uyutulan kimseleri cinlerin musallat olarak, hastalandırdıkları görülmüştür.

    Başarı için; iman, irade, azim, gayret, sabır, sebat gereklidir.[/COLOR]


  8. #68
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    39
    Mesajlar
    52,911

    Buzdaki Gizemli Yüz

    [COLOR="Blue"]

    ABD’nin kuzeybatısında bulunan Washington eyaletindeki 40 bin nüfuslu Lake Stevens şehrinde asılı duran buz sarkıtının insan yüzüne benzemesi herkesi şaşkına çevirdi.

    Kimileri figürü Vikinglerin mitolojisinde soğuğa hükmeden ve sonbaharda ağaçların rengini değiştirebilen Jokul Frosti (Jack Frost)’a benzetirken kimileri de İsa’ya benzetti.

    Bu olağanüstü silüetin nedeni henüz bilinmezken bölge halkı şimdiden mistik güçlerin varlığından söz etmeye başladı. Bölgede yaşayan halkın bir kısmı ,hava sıcaklığının mevsim normallerinin altında olmasının Jack Frost’tan kaynaklanacağını belirtti.

    Jeremy Olden tarafından çekilen ve Telegraph’ın web sitesine gönderilen fotoğraftaki yüzün doğa olaylarından mı kaynaklandığı, yoksa bir sanatçının hilesimi olduğu henüz belli değil.[/COLOR]


  9. #69
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    39
    Mesajlar
    52,911

    Naacal Tabletleri

    [COLOR="Blue"]


    Naacal Tabletleri, Mu Uygarlığı’na ait, günümüzden yaklaşık 15.000 yıl önce yazıldıkları ispat edilen taş tabletler.

    Tabletleri yazan ve uygarlıklarını anlatan rahip Naacaller, bir gün bu sonla karşılaşacaklarını biliyorlar ve gelecek kuşaklara bu bilgilerin kalmasını istiyorlardı.

    James Churcward elli yılı aşkın bir zaman içerisinde tüm dünyayı dolaşarak Mu ile ilgili pek çok belge elde etmiştir. Tibet bir mabedin başrahibi Rishi tarafından kendisine verilen bu tabletler en önemli bilimsel kanıtlardır.

    Tabletlerin Bulunuşu

    Naga-Maya dili Hindistan’daki arkaik Sanskritçe olarak bilinen en ilkel Hint dilinden daha eskidir. Churchward Batı Tibet’teki bu mabedin ( başrahip Naga-Maya dilini bilmektedir) başrahibinden bu ölü dili 2 yıllık bir çalışma sonunda ögrenir ve rahibin de yardımı ile bu tabletlerde yazılanları çözer. Burada yazılanlara göre, bu yazılar 15.000 yıl önce yazılmış olup Hindistan’a Mu’nun bilim rahipleri dedikleri ‘Naakaller’ tarafindan getirilmiş tabletlerdir.

    Rishi’nin Churchward’a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. Ancak, kendisi de bir inisiye olan Rishi’nin, başka kanallardan da olsa Ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir diğer kardeşlik örgütüne üye olan Churchward’ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor.

    İçerik

    Naacaller’in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Bu sembollerin Ezoterik anlamlarını sadece inisiye edilmişler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi.

    Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürnıektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu; zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluşturmuştur.

    Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini, Churchward, Amerikalı Jeolog William Niven’ın, [[1921 – 1923 yılları arasında Meksika’da yaptığı kazılarda bulduğu, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet ile tamamlamıştır

    Naacal tabletlerinden edindiği bilgiler ile 5 kitap yazmıştır. 1930 lu yıllarda kaleme aldığı eserler ve yaptığı konferanslar ile J.C. bilim dünyasında büyük yankılar uyandırmıştır.

    Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tanrı değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlannın kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok fazla olan bu sembollerin her biri bir dini temsil etmeye başlamıştır.

    Naacal Tabletleri’nden bazı ifadeler

    “Ulu büyük Melik’in… Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının karada gücü nedir? O Melik nebatatı büyütür, gökyüzünün rengini değiştirir… Bizi genç bitkilere, taze sürgünlere, yeni filizlere karşı müşfik kılan, bize gök yüzünün çeşitli renklerini seçtiren, yükselen bulutlan gösteren, parlak yıldızlar ile beraber gelen nimetleri, hafif çiyi, serinletici yağmuru gönderen, .güneşi;. ayın ışığını sevdiren büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının kudretini kâinat selâmlasın!… O, arzda insan yaratmış, insanları çoğaltmış, emirlere emir dinleyecekler, emir dinleyeceklere emirler ihsan etmiştir. İnsanları yaratan, emirlere salâhiyetler sunan, tebaaları itaatli kılan büyük Meliki, Ulu Hükümdarı, Yüce Tanrıyı kâinat alkışlasın…. Büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının denizde gücü nedir? O Melik gümüş balıklarını, yılan balıklarını, maymun balıklarını, ıstakozları, derin sularda yüzen iri balıkları, denizdeki diğer çeşit balıkları ve sair şeyleri deniz ile beraber halk etmiştir. Bu Yüce Hâlikı kâinat selâmlasın!… Bizi sineklerin, böceklerin, kurtların, diğer haşerelerin zararlarına karşı dayandıran odur. Onu, her şeyin Halikını, kâinat subhanekeler* ile yücelesin!”

    NOT: Subhaneke kelimesi tablette ‘Sübhaneke’ olarak geçmektedir.

    Mu kıtası sıcak, fakat pek münbit ve mahsuldar, ovalık bir memleket idi. Her tarafı güzel çayırlar, meralar, düzlüklerde bitmiş zengin ormanlar süslüyordu. Akışları sakin, muntazam, geniş yataklı, seyrüsefere fevkalâde müsait nehirler kenarında kalabalık nüfuslu, büyük, zengin şehirler vardı. Dünya cenneti denmeğe lâyık olan bu kıtada hiç yüksek dağ yoktu. Dağlar yalnız orada değil, dünyanın başka taraflarında da henüz fazla yükselmemişti. Mu ve Muluların mevcudiyeti yeryüzünde büyük dağların teşekkülünden evvelki jeolojik zamana, üçüncü arz devrine tesadüf ediyordu. Mu ormanlarında ve sularında bu devrin hayvanları yaşıyordu. Mu insanları her nevi hayvanı muti bir hale getirmenin yolunu biliyorlardı. Koca kıtayı pek düzgün yollar ile kurşuni örümcek ağını örnek tutarak örmüşlerdi. Yollar nereden başlar, nerede biter, kestirilemez idi. O kadar mükemmel yapılmışlardı ki, kalıntıları karşısında günümüzün mühendisleri, kaldırım ustaları gözlerine inanamamaktadırlar. Main şeklindeki kaldırım taşları yan yana konuvermiş değil, birbirine kopmayacak surette eklenmiştir. Ne taraftan bakılsa kenarlar hattı müstakim teşkil eder.

    Mu kıtası ahalisi, bir hükümetin idaresi altında on kabileden terekküp ediyordu. Hükümet reisine Mu’nun güneşi: tacı, hükümdarı,,hâkimi, emîri mânasına Ra-Mu deniyordu. Ramu’lar ahaliyi Tanrı’nın vahiy ettiği mukaddes yazılar ahkâmına göre idare ediyorlardı. Reisler halka karşı vazifesini müdrik, müşfik, halk reislere karşı içten gelen bir istekle hürmetkar idi. Emir etsin, yahut emre tâbi olsun bütün Mu sakinleri tek Allah’a inanıyordu.
    [/COLOR]


  10. #70
    Platin netgammon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    15.01.2007
    Yaş
    39
    Mesajlar
    52,911

    Edinekapıdaki Bozulmamış Ceset

    [COLOR="Blue"]

    1971’de Karayolları Genel Müdürlüğü, İstanbul’un çevre yolları inşaatını yaparken, Edirnekapı Şehitliği’nin ön kısmında yolun geçeceği yerlerdeki mezarlıkların nakledilmesi düşünülmüştür.Bu inşaat çalışmalarına katılan ve o yıllarda Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü 1. Grup Şefliği’nde İnşaat Sürveyanı olan Kütahya Emet’ten Ahmet Yenel başından geçenleri şöyle anlatmaktadır:

    “Çevre yolu ve tünelinin geçiş yapacağı istikamette, Edirnekapı Mezarlığı bulunmakta ne tevafuk ki Çanakkale şehitlerinin gömülü kısmı da tam yolumuzun üzerinde; mecburen mezarları açıp şimdi ki şehitliğe nakledeceğiz.Bir gün ölüler arasında elbise ve vücudu nokta kadar bozulmamış bir subay çıktı karşımıza. Tam uykuya dalmış bir kişi; pantolonunun iki yanında kırmızı dikişi vardı.Gözleri yumuk sanki bize gülüyordu. Öyle bir hali vardı ki; benim canım yok olmadı, öbür dünyada bile olsa ben böyleyim der gibiydi. Olay Cuma gününe denk gelmişti.Aynen elbiseleri ile tabuta yerleştirip camiye götürdük. Namazını kılarak tekrardan bu günkü yerine diğerlerinden ayrı olarak gömdük.”

    İncelemeler sonrasında bu şehidin isminin Mülazım Yusuf olduğu tespit edilmiştir. Ama mezar taşına ismi yazılmamıştır.Bir gün yolunuz Edirnekapı’ya düşerse mezarlığa muhakkak uğrayın. Bugün onun mezar taşının üzerinde kısa da olsa bu hadise anlatılmaktadır.. Taşın üzerinde şöyle yazılıdır:

    “1971 yılında şehitlikteki tünel inşaatının yapımı esnasındaki kazılarda meçhul asker elbiseleriyle birlikte bütün olarak bozulmadan bulunmuştur ve buraya bulunduğu şekliyle defnedilmiştir. Ruhu şad olsun.”[/COLOR]


Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •